15 Ekim 2009 Perşembe

Ortaya karışık

Öyle haraketli günlerim var ki ne yaptığımı ben bile bilmiyorum. Geçen haftaya dair yaşananlar henüz içimde kelimeleşmedi. Aman zaten kelimeleşmesin, olduğu yerde kalsın istiyorum.

Birini sevmek ne acaip bişey. Kaybedilmeden de anlaşılıyor belki ama kaybeder gibi olup sonra tekrar bulunca yaşanan farkındalık bir öncesine benzemiyor. Sevdiklerimin bir dediğini iki etmek istemiyorum ve onlarla aramda benlik savaşlarının esamesi okunmasın istiyorum. O süreci atlamış olduğumuza seviniyorum.

Geçen haftaya kadar kalabalık bir aileydik, geçici bir süreliğine daha da kalabalık bir haldeyiz. Belki dört kardeş oluşumdan ve evin içinde hareketli düzene alışmışlığımdan mıdır nedir bilmiyorum, kendimi çoğulluğun arasında iyi hissediyorum.

Sabır kavramı enteresan bir olgu. Değişik bir limit anlayışı var. Evet tamam şimdi doldu taştı derken, sihirli bir sabır değneği gelip pıt dokunup gidebiliyor. Sonra bir bakmışsın, depdebeli günlere karşı yine kuşanmışsın, yine zırhlısın.

Bugünlerde bir çok yerden haber bekliyoruz. Galiba şu süreç tam bir ara nokta. Her şey ama her şey boşluğa tutunmuş durumda, neresinden tutsan eline "bekle" cümlesi çıkıyor. İşler bir anda hoop diyerek toparlanabilir, ya da lönk diye dibe vurabilir. Zaman denilen yaratık ya zehir ya da panzehir. Henüz kestiremiyorum.

9 Ekim 2009 Cuma

Bir gün

Sabah kalktım. duş almadım. koltuk altlarıma roll on sürdüm. giyindim. saçlarımı topladım. makyajımı yaptım. sabah sabah ruj sürmedim. pirinç'le koridorda kovalamaca oynadım. oğuz'u çıkmadan öptüm. ayakkabılarımı giydim. evden çıktım. sabah serinliği kollarımı ürpertti. güneş içimi ısıttı. köpeklere bakındım, göremedim. yola koyuldum. yürürken telefonumdaki müzikleri dinledim. iş yerine geldim. kahvaltı yaptım. ilk sigaramı içtim. oğuz'u aradım. günaydın dedim. kahve içtim. ne çok şey içtiğimi düşündüm. sezen'den haber bekledim. annemle konuştum. çalıştım, çalıştım, çalıştım, öğle yemeğini geçiştirmeyi istedim, olmadı, yedim, yemek zorunda kaldım. yemek sonrası iş yerimdeki arkadaşlarımla çene çaldım. kahve içtim. çalıştım, çalıştım, öğle sonrası bir ara alışverişe çıktım, saçlarım için renk koruyucu balsam, aseton, ağda ve yine saçlarım için köpük aldım. işe döndüm. çalıştım. iş çıkışı eve yürürken çalıştığım yerin arkasındaki çingenelerle lafladım. ahmet'i kucağıma aldım. yeşil hoca ile selamlaştım. türkan abla'nın bahçesinin önünden geçerken özgür'le karşılaştım, ayak üzeri lafladım. eve gelirken annemle telefonda konuştum. oğuz'u aradım. yolda yine müzik dinledim. eve geldim. oğuz karşıladı. oğuz'u öptüm. sonra bir daha öptüm. balkona çıkıp sigara içtim. babam ve annemin motosiklet ile bizim eve yaklaşmasını izledim. annemin bende kalan boş taşıma kaplarını poşete koyup aşağı indirdim. annemden dolularını aldım. babamı öptüm. annemi öptüm. oğuz ile yeniden yukarı çıktım. yemekte mercimek çorbası içtim. ıspanak ve salata yedim. oğuz'un masayı toplamasına yardım ettim. sigara içtim. yatak odasına geçtim. sağa sola attığım kıyafetlerimi topladım. Onur'u arayıp Kaan için iş aradığımızı söyledim. makyaj masamın tozunu aldım. makyaj malzemelerimi düzenledim. banyoya geçtim. çamaşır makinesini çalıştırdım. banyo dolabını düzenledim. çalışma odasındaki çiçeklerin dökülen yapraklarını çöpe attım. izmir güzellerimden tohum topladım. kuruyan çamaşırları katladım. oğuz'un iki tel saçını kazıdım. ütü yaptım. sezen'lere çıktım. sezen'le mutfakta konuşurken hırkamın kopan düğmesini diktim. taze çaydan iki bardak içtim. üzüm yedim. batı'yı uyurken seyrettim. sezen'in incik boncuklarını karıştırdım. halim'e sevgi gösterdim. eve indim. ütülenmiş çamaşırları yerleştirdim. dişlerimi fırçaladım. makyajımı temizledim. ilacımı içtim. oğuz'a iyi geceler tatlı rüyalar öpücüğü verdim. uyku salıncağıma yerleştim.

7 Ekim 2009 Çarşamba

Marley & Me


Halim'in izlediği ve benden sakındığı bir filmdi Marley & Me. Dün akşam oturup izledim. Film bittiğinde Oğuz "Al işte bu nedenle senden saklıyorduk bu filmi" bakışını bıraktı bana. Filmin finalini Pirinç'e uyarladım, uyarlayınca sanki Pirinç ölmüş gitmiş gibi ağladıkça ağladım ama sonra açıldım. Bunu düşünerek yaşayamam biliyorum.

Ve finalden spoiler;

Bir köpeğe lüks arabalar, büyük evler ya da lüks kıyafetler gerekmez. Kovalamaca oyunu yeterlidir. Köpek, sizi zengin ya da yoksul olsanız da sever, zeki ve sıkıcı olsanız da... Aptal ya da akıllı olsanız da... Bunu size kaç insan söyleyebilir? Kaç insan sizin özel hissetmenizi sağlayabilir? Kaç kişi size kendinizi olağanüstü hissettirebilir?

6 Ekim 2009 Salı

Yaşam

Yaşam yalnız başlar, çoğu zaman yalnız devam eder. (Yalnızken kuyruğun dik, sen iyisindir.)


Sonra bir bakmışsın yalnız bitirmek üzeresin yolunu. ( Kuyruğun hala dik, sen hala iyisindir.)

Ama şanslı olan yaşamlar yok değildir... Peşinden gidilen bir hayat, dik olmak zorunda olmayan kuyruklar, kah gülerek kah ağlayarak kah koşarak, arkana bakmazsın, bilirsin ki O arkandan gelir...

5 Ekim 2009 Pazartesi

Sandığımdaki SANDIK İÇİ


***Bir önceki postumda da değindiğim gibi, konu yazı Ersin Karabulut'un gözlemlerinden benim süzgecime takılanlar***

Sandıklarımızın kapaklarına zincir çekip içinden gelen anıların seslerine kulak tıkayabilmek güzel bir şeydir herhalde. Bunu yapabilen insan domates çorbasından neden nefret ettiğini ya da ne biliyim bisiklete binmeyi aslında neden sevmediğini de unutacaktır. İyi bir şey galiba bu.. En azından sandığın içine düşüp anıların esiri olmak kadar kötü olamaz.

Sandık ağzına kadar doluysa içerde dışardakinden daha yoğun bişeyler gizlenmişse, hayatın geri kalanı içerdeki anıların hiçbirinden daha güçlü olamıyo işte.