pirinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pirinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2011 Cuma

Pirinç'li bir akşamüstü

 Justine haklı, bu gözlerdeki cin bakışlar sayesinde rahatlıkla Dosto'nun kahramanlarından biri olabilir.

 Fotoğraf makinesinin askısıyla oynuyoruz aslında, arada bir "ilgilenmiyorum" anlarından biri. Birazdan saldırıya geçecek gibi.

Kediler nasıl yaşlanır bilmiyorum, bunu ilk Pirinç ile deneyimliyorum. Bu surat bana hiç 9 yaşında bir kedi suratı gibi gelmiyor. İnsanların sevdikleri hep genç kalıyor gibi...

10 Temmuz 2011 Pazar

Haftalık Rapor...

Uyku bazen sırtından atar insanı. Öyle uyandım o sabah, ne oldu da yeniden atak geçirir oldum? Neler değişti? İstanbul'a gidip geldim, gelir gelmez çok koşturdum, uykusuz kaldım, sarma tütüne geçtim, kahveme krema koymadım. İlaçlarımı atlamadım. Hımmm. Herşey olabilir. Oğuz'u uyandırmadım. Onun yapabileceği bir şey yok, o uyurken elini tuttum bir süre, baktım olmayacak, kalktım, saate baktım, 04.30 suları. Sırtıma battaneyiyi pelerin gibi doladım, balkona çıktım, araba bakımda, kapının önünde olsa hadi hastaneye gidelim demem için ramak var, nasıl serin bir hava anlatamam, tarlalardan balkona doğru esen rüzgar, çok iyi geldi, biraz sakinleştim, masaya alnımı koydum, Pirinç masaya çıkmış, başımda bekliyor, biraz uyumuşum. Sonra yatağa geçtim, uyandığımda daha iyiceydim. Panik atak böyle işte, sersemletiyor.

Sarma tütüne biraz da sigarayı bırakırız ümidiyle, Harun'da görüp özenmiştim. Tütünün tadını da sevmiştim. Atakla uyandığımda, derinlik duygumu bir an kaybettim, sanki su yatağında gibiydim, garip bişey, ben nefes aldıkça şeklimi alan bir yatakta yatar gibi hissetmiştim, bu duygu biraz korkuttu beni. Sarma tütünü o gün bıraktım. Kahve bir gün boyunca içmedim. İşten erken çıkıp eve geldim, iki  saat kadar uyudum, huzurla. Beni sırtından atan uykuya özlemle inadına sarıldım.

Sürekli eleştirel gözlüklerle etrafındaki insanlara bakanları anlamıyorum. Atakla yaşamamı kabullenmemiş olan insanlar var çevremde. Önemsemiyorum. Sanki herkes zımba gibi sağlam sinirlere sahip olmalı, hassas yanları kimsenin olmamalı. Panik Atak hastası olmak bir zayıflık, hala ilaç kullanıyor olmak güçsüzlük emaresi, nasıl oldu da kurtulamadım bu ilaçlardan. Böyle olmak en fazla Oğuz'u ilgilendirir, zira gecenin bir yarısı atağımla ben başetmeye çalışırken o benden çok çaba sarfediyor, üstelik tanımadığı ve anlamakta çok zorlandığı bir duygu. Her sabah kahvaltıdan sonra içtiğim o kimyasal nesne benim zayıflık emarem, İstanbul kaosundan ürküyor olmam benim sorunum. Hoş dedim ya, bu konuda söz hakkını sadece Oğuz'a veriyorum, gerisi gerçekten umurumda değil. Panik Atakla başetmesini bilmeyen biri olmasın istiyorsa insanlar hayatlarında, hiç itirazım olmaz, rahatlıkla çekip gidebilir. Burada iyi olmamı istemenin dışında bir sinir seziyorum, asıl canımı sıkan o sinir oluyor, neden sinirlenildiğini anlamıyorum.

Bir önceki sabah beni terkisinden sinirle atan uykunun kollarından gayet güzel indim dün sabah aşağıya. Kalktım, duş aldım, sabah çok erken, uykumu almışım, atladım motora, yanıma da Raskolnikov'u aldım, söylemeyi unuttum, Suç ve Ceza, sandığım gibi zor değil, gayet akıcı, su gibi, bir filmi izler gibiyim, Sezen sırf benle oturup kitabı konuşmak için tekrar tekrar başlayıp bıraktığı kitaba yeniden başlamış, Çiğdem elindeki yarım kitapları hızla bitirip eline Suç ve Ceza'yı almış, heyecanımı çok kıskanmış, kıskanmaların böylesi çok güzel. Bir de iki kişinin birlikte yaşadığı hoş bir anıyı tadamadığı için, o anın içinde yer alamadığı için, sevdiği kişiyi bir başkasıyla paylaşmayı kabullenemediği için, yaşanılan kıskançlıklar var, işte onu pek anlamıyorum. Hayır hayır konumuz iki kişinin yaşayıp birbirini kıskandığı aşk kıskançlıkları değil, arkadaşlar arasındakinden bahsediyorum, kıskançlık derin konu, duralım.

Dün Oğuz'la pazara gittik, ne zamandır istediğim kırmızı koltuklarıma krem pikeleri nihayet aldım, pazarda sebze meyve alışverişi Oğuz'un görevi gibi, ben yanında daha çok süs gibi dolaşıyorum, ağırlığı olmayan poşetleri elime tutuşturup duruyor, böyle olunca bir işe de yaramıyor, iyisi ben fotoğraf çekeyim.


Oğuz kırmızı biber seçiyor (kelinde güneş nasıl da güzel parlıyor:) İşini o kadar ciddiye alıyor ki, bir kırmızı biber almak bu kadar uzun sürer mi diye hiç mızırdanmıyorum, pazar yeri gayet kalabalık olmasına rağmen, mekanla gayet uyum içindeyim.

Akşam eve geldiğimizde salonu toparladık Oğuz'la. Sonra yeni pikelerimizi yaydık, ben Rasko ile başbaşa kalmışken Pirinç dayanamayıp zıplıyor yanıma, tam da işte böyle, ayak ucuma... Kıvrılıp gidiyoruz yaşamın içine, krem renginde...

1 Mayıs 2011 Pazar

Bir patinin kelimeler üzerindeki dansı

























Pirinç uyumadığı zamanlarda ilginin onun üzerinde olmasını ister, okumak için tek engelimiz bu olsun diyoruz mecburen. Biraz önce uykusu geldi, çekip gitti de rahat rahat yazabiliyorum. Aslında konu deliliğe gelecek ama biraz sabır, önce "neler yaptık" faslını bir aşalım, Oğuz cuma akşamı İstanbul'a amca ve kardeş kucaklaşması için gittiğinden evde yalnız ne yapabilirim? Temizlik. Tamam olay tam da bu şekilde olmadı, kabul ediyorum, planda benim de eşlik etmem sözkonusuydu ama yolculuğa çıkacak havamda değildim. Oğuz'un yokluğunda giriştiğim evi temizleme operasyonunda çok dağınık bir insan olduğuma bir kez daha kanaat getirdim, evin temizliği değil, temizliğe başlamadan önceki toparlanma süreci zaman alıyor, cuma akşamı başlayan düzen ve temizlik sevdasına cumartesi akşamı devam ettim, cumartesi gecesi saat 23 sularında mutfakta kek pişirirken finali gerçekleştirdim, bugün normalim, hareket yok, keyif var.

Pirinç hazır tam da bu haldeyken deliliğe gelmek istiyorum. Abdülhak Şinasi bu kitabı 1942 yılında yazmış, anlamadığım kelimeler haylice, eğer önümde bilgisayar varsa tdk türkçe sözlük'ten yardım istiyorum ama bu durumdan şikayetçi olduğum anlaşılmasın. Deliliğe yazılmış övgü dolu uzunca bir metin geliyor, Çamlıca'daki Eniştemiz'den...

Tdk'dan yardım istenebilecek kelimeler
Filhakika : Gerçekten, doğrusu, hakikaten.
Nispi : Göreceli
İnsiyaki : İçgüdüsel
Muarefe : Karşılıklı birbirini tanıma
Müfekkire : Düşünme yetisi veya gücü.
Mücerret : Kesin olarak. katışık ve karışık olmayan.
İsnat : Bir düşünceyi bir konuyu, bir kişi veya sebeb dayandırma, yükleme, atfetme.
Tahkir: Aşağılama, onur kırma
Tezyif : Bir şeyi değersiz, adi, bayağı aşağılık göstermeye çalışma, küçültmek isteme. alay etme.

" Bilirsiniz ki bizde deli tabiri sadece, tıbbî delâletiyle, aklın muvazenesi bozulmuş mânasına gelmez. Böyle saydıklarımızın hepsi de mutlaka çıldırmış demek değildir... Eniştemiz bazan Hacı Vamık Beyefendi diye çağrıldığı halde çok kere de sadece Deli Vamık Bey diye yâd edilirdi... Biraz dikkat etsek, görürüz ki, insanların çoğu yarı deli ve yarı iradelidirler. Ve kâh iradeleriyle, kâh delilikleriyle hareket ederler. Onları olduklarından daha az deli ve daha çok iradeli zannetmek hatadır... Bütün hayatlar o kadar delişmenliklerle doludur ki eğer hepsi anlatılsa bir kısmına inanılamaz ve her harekete makul bir sebep aransa daima bulunamaz. Her geçirdiğimiz zaman, biraz sonra, kendimize delilik zamanları diye görünmeğe mahkumdur. Zira delişmenliğinden haberi olan bizler, bir türlü tatmin edilemeyen mantığımızla, adeta rahatsız, hasta olan insanlarız. Ötekilerse bundan haberi olmayan ve rahat kalanlardır. Çünkü kendini bilmeyen bir hafif delişmenlik bir nevi kurtuluştur. Hayal içinde yüzen insanlar belki etrafındakileri üzerler, fakat gördüğümüz hakikat değil, inandıkları hülya içinde kalarak kendilerini bu imanla kurtarırlar!

Böyle delişmenlerle muarefenin büyük bir faidesi vardır: Onlar, insanlar hakkında daha doğru bir fikir edinmemize yararlar ve cemiyet içinde emeklerimizi senelerle boş yere kemirecek ve yolumuzu nafile yere senelerle uzatacak yanlışlardan sakınmamıza hizmet ederler... Halbuki deliler bizi bu gafletimizden kurtararak hakikati bize olduğu gibi gösterirler. İnsan bir deliyle konuşurken, daha bir çeyrek saat geçmeden, gözleri açılır ve aklı başına gelir, belki uzun zamanlarda öğrenemeyeceği şeylere akıl erdirir. Başkalarının müfekkirelerine tesir etmek için samimiyetin kafi gelmediğini, herkesin kendi mantığımızla düşünmediğini, insanların bir kısmının bizim ruhumuzla hiçbir alakaları olmadığını ve birçok şeylerin bu bakımdan ne güç olduğunu anlarız. Deliler insanın hususiliğini, muhakemesizliğini ve her fikrin nispiliğini, ayrılığını, gözle görülür ve elle tutulur şekilde temsil etmekle bize büyük bir kolaylık ve istifade temin etmiş olurlar. Bu, insanlar hakkında bir çok düşünceler ve tecrübeler ve birçok felaketlerle edindiğimiz malumatın kıymetine ve birçok kitaplarla felsefelerin ve mezheplerin tetkikine değer. Onlarla görüşünce artık mücerret olarak insanların aklına, mantığına, muhakemesine itimat etmek gibi hiç caiz olmayan hafifmeşrepliklerden kurtuluruz. Artık insanların talihlerini kendilerinin yaptıkları hakkındaki kanaatimiz kuvvetlenir.

Zira biz de, mahkemeler gibi, insanları çok kere adam yerine koyarız. Sanırız ki, düşünürsek düşüncemizi takdir edecekler; söylersek, sözümüzü anlayacaklar; bilirsek, ilmimize inanacaklar; doğru hareket edersek, lehimize şahadet edeceklerdir. Aldanırız! Hemen daima bunun aksi sabit olur. Hayatımızın her anında yapayalnız kalırız. Çağırırız ve hiç kimse imdadımıza gelmez. Muhitimiz bize karşı her an kör, sağır ve şuursuzdur. Yabancı gözler sandığımız gibi görmek için değildir; kördür, görmez. Yabancı kulaklar, umduğumuz gibi duymak için değildir; sağırdır, işitmez. Hayatımızın şahitleri de, beklediğimiz gibi, bizi duyan en yakın akrabalarımız değil, bizi duymayan en uzak yabancılardır. Düşündüğümüze kanmazlar, söylediğimizi anlamazlar, bildiğimize inanmazlar, hareketimizi kavramazlar ve kendi doğru sandıklarını söyleseler bile, bizim hakikatlerimizi değil, kendi yalanlarını söylerler. Zira herhangi bir samimiyet bile mutlaka hakikat demek değildir. Bunlar çok kere de, kahraman edaları takınarak ve kahramanlık gösterdiklerine inanarak, isnat, tahkir, tezyif ve iftira ederler! O zaman gönlümüz kırılır, "ya? Onun da içyüzü bu muydu? Ben de onu adam sanmıştım" deriz. Düşünmeyiz ki işte asıl hatamız buradadır.

Bizim her zaman umduğumuz gibi bulduğumuz , denilebilir ki, ancak delilerdir. Onların tabiatı daha sağlamdır. Asıl olduklarına daha çok benzerler. Kendilerinden delilik bekleriz. Ve filhakika bulduğumuz da budur. Delinin huyu, taşıdığı ismi gibi malumdur. Ondan artık insaf, izan, ahlak, mantık, şefkat, muhabbet, sadakat gibi diğerlerinde nafile arayıp da bulamadığımız faziletleri zaten beklemeyiz. Onlar da haklarında önceden edindiğimiz fikirlere sonradan da uygun çıkarlar. Haklarında çok şaşırmış olmayız. Seneler geçer ve onların aynı deliliklerine devam ettiklerini görürüz. Bu bakımdan da muarefeleri daha pratiktir.

Gerçi çoğumuzun delilikten çekinmesine zaten şunun için pek de lüzum yoktur ki bir insanın aklını bozabilmesi için evvelce bu aklın mevcut olması lazım gelir. Denilebilir ki onların hep meydanda olan bazen beterleşen bir tek yüzleri vardır. Kendilerinden sakınmak için lazım olan ihtiyat tedbirlerini almanın bize düştüğünü görür ve bunda kusur etmeyiz. Diğer insanlarsa bizi gafil avlarlar. Zira onlar bir değil hatta iki değil, üçyüzlüdürler :Bir gizlediklerini bildikleri, bir gösterdikleri yüzleri vardır. Fakat asıl karası ve şeytanîsi bir üçüncüsüdür ki ne gizledikleri(fakat bizim teşhis edebildiğimiz) ne gösterdikleri (fakat bizi aldatmayan) yüzlerine benzemez. En karanlık zamanlardan miras olan bu üçüncü yüzleri, ki ihtimal asıl içyüzleridir, onları çok kere kendi menfaatleri aleyhine bile körü körüne ve hesapsızcasına harekete getirir. Biz artık bu kadarına ihtimal veremeyiz. Onlar böylece huylarını ya bilmez, ya açığa vurmaz, ya ustalıkla gizler, ya sarahatle duyurmaz, ve bizi aldatabilirlerken, kendilerinin belli etmemeye çalıştıkları ve sakladıkları bu huylar delilerde meydanda ve boy atmış bir haldedir ve gözlerimize çarpar. Şimdi anlıyorum ki deli eniştemizin karşısında insanın aldanmasına imkan bırakmayan ve adeta hoşuna giden bir emniyet hissi duyulurdu. Zira bütün bu gizlenen insan huyları onda saklanmaz boylara yükselir, gözlere batan çaplara erişirdi. Deli eniştemiz zehriyle birlikte panzehiri de sunuyor, öyle ki tehlikesiz kalıyor, hatta belki de, sadece insan tabiatını meydana çıkararak faydalı bir adam rolü oynamış oluyordu.

Fakat ben, çocukluk zamanlarımda, tabiatının sonradan gördüğüm bu faydalı taraflarını daha kavramayarak, onun delişmen huylarını belki sadece gülünç bulduğum için severdim.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Tıslayan, zıplayan, biraz yabani ama biraz da sevimli

Pirinç çok yabani bir kedi aslında. Yüzünü kolay kolay misafire göstermişliği yok. Misafir en az 15 gün kalacak ki, o da kendini hapsettiği yatak odasından çıkabilsin. İnan abartmıyorum. Çocukları pek sevmez cümlesini kursam yanlış kurmuş olurum, "hiç sevmez" dersem bu daha doğru. Bugüne kadar karşılaşıp tıslamadığı çocuk çıkmadı. Misafir demek, onun özel alanına müdahale etmiş bir yabancı demek. Derhal evden gitmesi gerek. İşte bu sorgusuz sualsiz eve gelen yabancının onu kolaylıkla sevmişliği de yok. Biraz biraz kedilerle yaşamış olan insanlar nasıl yaklaşılması gerektiğini bildikleri için, Pirinç onlara karşı biraz daha ılımlı. Janis ve Geveze, Pirinç'in ılımlı davrandıklarından misal. Janis onun oyun arkadaşı, şöyle yatıp kendini püfür püfür sevdirebileceği biri değil. Ne zaman Janis'i görse zıp zıp. Bir de onunla halı kaydırmaca oynuyorlar en çok. Ben de ne zaman halı kaydırmaca oynasam aklıma Janis geliyor. Hep diyorum ya insanın zihni çok garip, çok katmanlı, hafıza bazen güzel bir yuva, bazen arkana bakmadan kaçılması gereken bir canavar. Her şey hafızanı nasıl kullandığına bağlı.

Bunları neden anlattım bilmem. Dün sabah kahvaltıdan önce yukarıdaki fotoğrafı çektim, buraya fotoğrafı koyarken Pirinç'i karakteri ile de anlatmak istedim demek. Bir de gözleri güzel, kesinlikle haklısın evet.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Ne vardı?



Oturuşu ve bakışı ile böyle sorar gibi di mi?

11 Haziran 2010 Cuma

11 Mayıs 2010 Salı

Sabotaj

Bu fotoğrafa bakıp "cici patii" diyebilirsin, ama ben seninle aynı fikirde değilim.

İşte! Hadi gel de keyifli bir okumanın ortasında bu patileri gördüğünde de cici pati de... Bakıyorum hemen Pirinç'i savunmaya geçip "deme öyle Çellooo, şeker o şeker" diyorsun bana, yok canım tamam şikayetçi değilim, kendimce oturduğum yerden Pirinç'e takılıyorum işte...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Bir pazar dolusu Pirinç


En az benim kadar sen de ezberledin artık bu kızın çizgilerini, biliyorum ki yolda Pirinç'i görsen tanıyacak haldesin ya da başka bir tekir kediye bakıp "hayır bu Pirinç değil" diyebilecek kadar aşinasın yüzüne, gözlerine, patilerine... Bu fotoğraflara bakıp "amaaan çello'nun da iyi ki bir kedisi var, sürekli kedisini gösteriyor" demediğin için de ayrıca teşekkür ederim ...

20 Nisan 2010 Salı

23 Mart 2010 Salı

Bir Zaman Serisi : Aylardan Mart

Çok heyecanlıyım. İlk buluşmamız. Erken mi geldim acaba?


Tam da uyku saatime randevu vermişim bak görüyor musun, hay aksi..


Eee nerede kaldı bu? Mart bitmeden gelse bari...


Ay o arada kendime çeki düzen vereyim, makyajım nasıl?


Biraz da O beklesin. Başım da ağrıyor zaten… Erkek kaprisini hiiç çekemem şimdi.


Son bir şans için geri geldim. Kadınlık gururum ayaklar altında...


Bu kadar zamandır beklediğimi tanıdık biri görmese bari...




Anaa fıstık mı bu..


Napıyorum ben dakikalardır, arkama dönüp bakmadan gidiyorum, bak bu sefer kesin!


Hem zaten elimi sallasam ellisi, hıh…

23 Şubat 2010 Salı

İğne oyası gibi

17 Şubat 2010 Çarşamba

Şam fıstığı


Gerekli anlaşmaları yaptık ve en sevdiği oyuncaklardan birini bıraktım önüne; şam fıstığı. Güzel bir işbirliği oldu bence.

14 Şubat 2010 Pazar

Binbir surat Pirinç

Bu sabah bana "yeterince fotoğraflarının çekildiğini ve artık çeşitli ödüller karşılığında objektifimin karşısına geçeceğini" söyledi. Zeki olduğunu düşünmesem bu akılları birinden aldığından şüphelenebilirdim belki. Pazarlık şansım şimdilik yok görünüyor.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Piiirinç pabucu yarıım

çık dışarıya oynayalıııım...

1 Ocak 2010 Cuma

Beklerken...


Kızarmış ekmek kokuları evi sarmışken... biz çayın demlenmesini, Pirinç yumurtanın pişmesini beklerken...

9 Kasım 2009 Pazartesi

Bir pazar sabahı Pirinç'in oyun hali

Her şey dolabın üzerine çıkmasıyla başladı.


Sözüm ona beni yakalayacak patisiyle, gözlere bak, nasıl hırslanmış bizimki...

Ve dinlenme molası...

Bazen Pirinç yerine başka bir kedinin bizimle birlikte yaşadığını hayal ediyorum. Evet kabul ediyorum saçma bir hayal. Yerine koyduğum kedi, Pirinç gibi olmuyor. Olur mu hiç? Olmaması kadar doğal bir şey yok. Hepsinin ayrı ayrı karakterleri var. İyi ki benim şansıma bu deli kız gelip bulmuş beni ya da ben onu bulmuşum diyorum. Ay kendim doğursam ancak bu kadar severdim yeminlen. Neyse böyle bir pazar sabahı oyun saati geçirdik dün.. öyle...

7 Kasım 2009 Cumartesi

Pirinç'in sabah hali


4 Haziran 2009 Perşembe

Sevgili Dinleyici

Biliyorum ki beni bazen can kulağınla, pür dikkat dinliyorsun.





Bazen anlamaya, adlandırmaya çalışan şaşkın bir ifade takındığın da oluyor, ben sahnede çalarken gözüme ilişiyorsun...

Bazen gözünün uzaklarda bir noktaya kaydığı da oluveriyor. Bana ilgisiz olmadığını biliyorum.. okuduklarının seni alıp götürdüğü ihtimalini düşünerek umutlanıyorum.


Bazen tatlı bir uykunun müjdeleyicisi esnemelerini de görmüyor değilim... ama bu hoşuma gidiyor...





Ve bazen günün yorgunluğu ile birlikte uykunun tatlı ve huzurlu kollarına teslim oluyorsun... Pespembe düşlerde olmanı diliyorum.



fotoğraflar : çello çalan kedi

22 Aralık 2008 Pazartesi

bir kedinin portresi



beyazıd sahaflar çarşısını bilenler bilir, havası atmosferi değişiktir. girersin içeri, hooop bambaşka bir mod. kitaplar arasında salınırsın padişah gibi. kedileri okşarsın, sırf kedilere göz kulak olduğu, yemek verdiği için bir kitapçıdan pahalı olsa dahi kitap alırsın, kitapçı bunu bilmez ama olsun. sen bil yeter.

işte bir gün evde otururken ve yanlız yaşamın aşınmaz duvarlarına dokunurken tak etti canıma bu kedisizlik. atladım tramvaya, sahaflardayım, bir kedi alıp çıkıcam. biricik baş yazarım bilge karasu, kitaplar ile kediler arasında her zaman bir bağ kurar. laf döner dolaşır, kitaplar ile kediler arasındaki köprülere gelir. ister istemez o köprülerden geçilir. işte o gün bilge karasu' yu anıp kısmetimdeki şaşkın bakışlı, kocaman gözlü pirinç'ı atımın terkisine atıp sahaflardan hızla uzaklaştım. işte o gün bugündür - 6,5 senedir- ben nereye, o oraya. bir kedi evlat gibi sevilir mi? bal gibi de sevilir işte.

bir fotoğrafçı için portre çalışmaları her zaman zordur. doğru mimik, doğru zaman, doğallığı yitirmeme çabası ayrılmaz bir sorunlar bütünüdür. bir kedinin portresi de bence en az insan portresi kadar zordur. "kedinin mimikleri mi var?" sorusu kedi ile beraber yaşamayanların soracağı sorulardandır, evet onların da yığınla mimikleri vardır. bakışlarında anlamlar vardır. evet onlar da şaşırırlar, evet onlarda gülümserler, sitem eder ve hatta bıyık altından dahi gülerler.

sizce de bu fotoğrafta pirinç şaşkın bir ifade ile bakmıyor mu bizlere? ben mi uyduruyorum bütün bunları? öyle ya da böyle, şahane doğalarında sevgi, hüzün, heyecan, şımarıklık, kızgınlık vs. herşeyi bir güzel barındırıyorlar ve biz insanlarda olmayan bir adalet sistemi ile bir güzel dağıtıyorlar. bugünlerde özenip duruyorum onlara. evet bu hayat çok karmaşık ve ben içimdeki mutlu hindimi gözü gibi bakacak birine emanet edip - malum yılbaşı yaklaşıyor, fırsatçılar alıp bir güzel kesebilir - hayatıma kedi olarak devam etmek istiyorum. hatta başlığımda durmaksızın çello çalan kediden özel ders bile alabilir sizlere çello konçertoları dinletebilirim. sizce de güzel olmaz mı?

21 Kasım 2008 Cuma

tanışalım


işte pirinç. kızım. 6 küsür yıldır benle. beyazıd sahaflarından salonuma bir geldi, hiç gitmedi. hiç de gitmesin. varsın misafir sevmesin, çocuk sevmesin. varsın koltuklarımızı mahvetsin. kimin umurunda!