kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Temmuz 2011 Pazar

Leş

En son kitap alışverişimde elim Ferit Edgü'ye gitti. Öyküsever olduğumu söyleyebilirim ya pekala, bu adamı tanıyıp bilemediğimi de utanmadan söyleyebilirim. Hakkında neredeyse tek kelime bilmiyorum. İşte bir cuma gününe denk geldi tanışmamız. Suç ve Ceza'ya başlamamın üzerinden tam üç hafta geçmişti. Raskolnikov ile aramızda başlayıp gelişen o muazzam üç haftalık ilişki, kitabın son sayfasını da okuyup kapattıktan sonra elbette bitmedi.
Zihnimde Rasko'yu taşımaya devam ettiğim o sabah hava günlük güneşlikti. Bilindik, tanıdık sıcak bir temmuz günü. İş çıkışı soluğu Limon'da aldım. Ferit Edgü 1953 ile 2002 yılları arasındaki öykülerini elimde tuttuğum bu kitapta toplamış. Adını Leş koymuş. Ağustos böcekleri tepemdeki ağaçların dallarına saklanmış ortalığı yaygaraya veriyorlar, o an okumakta olduğum şiir gibi öykülerle arama girip neşe içinde Limon'un müziğini bastırıyorlar. İki ay sonra bu sesleri duymak istesem de duyamayacağımın bilincindeyim.

Neden elimdeki kitabın adı Leş? Ferit Edgü şöyle açıklıyor, paylaşmayı uygun görüyor;

"Bugüne değin hiç kimseyle paylaşmadığım bir anıyı, sırasıdır burada okurla paylaşayım.

Yıllarca önce, yanılmıyorsam, Sait Faik ödülünün Bir Gemide'ye verildiği sıralarda, bir akşam telefonum çaldı. Karşımda tanıdığım bir ses, bir kadın sesi, kendisiyle konuşacak birkaç dakikam olup olmadığını sordu. (Tanıdığım insanın sesi olamazdı bu, çünkü o çoktan ölmüştü.) Tabiî ki vardı. Adını sorduğumda, " Beni tanımazsınız, dedi. Önemi de yok." Sonra "Bir zamanlar Leş adlı bir öykünüzü okumuştum, diye sürdürdü konuşmasını. Merak ediyorum, hâlâ, arada bir de olsa, teknenize gelip yapıştığı oluyor mu?.."

Donup kalmıştım.
Hemen yanıtlayamadım. Uzun bir süre sustuktan sonra, bilmem niçin yalan söyledim:

"Hayır, kurtuldum ondan."
"İşte buna memnun oldum" dedi karşımdaki ses.

Sonra bana mutluluklar dileyerek kapadı telefonu.
İşte bu nedenle, Baudelaire'in bir şiirinden ödünç aldığım başlığı seçtim bu kitaba : LEŞ

Kitabı okumaya dalmıştık ki, gizli bir ses sanki düdüğünü öttürdü, bir fabrikada işçiler bir anda nasıl makineleri kapatırlarsa, fabrika binasına nasıl bir sessizlik yayılırsa, öyle. Hep bir ağızdan sustu Ağustos böcekleri. Vardiyaları bitmişti.

Bitmeden hemen önce elime fotoğraf makinemi alıp 34 saniyeyi kayda geçirdim. Bir im olsun istedim, Leş'in imi.




Günün finali; daha önce yağmurlu bir cuma akşamı gittiğim Limon'dan, bu kez gittiğimde yağmursuz, kalktığımda dev yağmur damlaları eşliğinde ayrıldım. Üzerimde ince askılı bir şey, eve dönene kadar, yağmurun etrafa yaydığı ağaçların kokusu, haftalardır sıcaktan kavrulan otların suya doyamamaları, toprağın çatlakları, ben motorun gazına bastıkça göğsümü döven yağmur...

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Usulca yaklaştım Raskov'un yanına, temkinliydim.

Yağmurluğum yanımda olmamasına rağmen yola çıkmaya kararlıydım, üzerime iki tane sweat giydim, oturduğumda birini çıkardım, altta kalan ıslanmamış, diğeri sırılsıklam, hiç temmuz havası yok, insanı serinliği ile ürperten bir hava dolaşıyor ortalarda, kasvetli, karanlık, Raskolnikov ile tanışmak için şahane bir gün. Ormandayım. Olmak istediğim yer tam da burası.

 Gözlüklerimi kuruladım, başıma gelen garsona gülümseyerek biramı söyledim, etrafta kimseler yok, ben verandadayım, yeterince ıslandığıma göre içeride olmamın bir anlamı yok, üzerimdeki tenteye düşen yağmuru dinlemek en iyisi, içeriden çıkan kızlar hazırlıksız yakalanmışlar belli ki, parmakarası sandaletler, kısacık şortlarla çıkmışlar sokağa, şimdi yağmur hız kesmişken, evlerine gidiyor olmalılar. Müzik rahatsız etmeyecek tonda, bir ara kulağıma Nina Simone, Bryan Ferry, Zaz, Louis Armstrong ilişti, kendince yol alıyor, keyifliyim.

Her şey tastamam. Söylenecek başka söz yok, Suç ve Ceza'ya başlamamın hiç unutmayacağım anısı yanımda, biram yudum yudum...

Not: Justine'in Raskov karşısında kendimi sağlama almam konusundaki uyarısını gözardı etmiyorum, varlığımı hissetmemesi için çıt bile çıkarmıyorum, sayfaları nefes almadan çeviriyor, nefes almadan okuyorum.

1 Mayıs 2011 Pazar

Bir patinin kelimeler üzerindeki dansı

























Pirinç uyumadığı zamanlarda ilginin onun üzerinde olmasını ister, okumak için tek engelimiz bu olsun diyoruz mecburen. Biraz önce uykusu geldi, çekip gitti de rahat rahat yazabiliyorum. Aslında konu deliliğe gelecek ama biraz sabır, önce "neler yaptık" faslını bir aşalım, Oğuz cuma akşamı İstanbul'a amca ve kardeş kucaklaşması için gittiğinden evde yalnız ne yapabilirim? Temizlik. Tamam olay tam da bu şekilde olmadı, kabul ediyorum, planda benim de eşlik etmem sözkonusuydu ama yolculuğa çıkacak havamda değildim. Oğuz'un yokluğunda giriştiğim evi temizleme operasyonunda çok dağınık bir insan olduğuma bir kez daha kanaat getirdim, evin temizliği değil, temizliğe başlamadan önceki toparlanma süreci zaman alıyor, cuma akşamı başlayan düzen ve temizlik sevdasına cumartesi akşamı devam ettim, cumartesi gecesi saat 23 sularında mutfakta kek pişirirken finali gerçekleştirdim, bugün normalim, hareket yok, keyif var.

Pirinç hazır tam da bu haldeyken deliliğe gelmek istiyorum. Abdülhak Şinasi bu kitabı 1942 yılında yazmış, anlamadığım kelimeler haylice, eğer önümde bilgisayar varsa tdk türkçe sözlük'ten yardım istiyorum ama bu durumdan şikayetçi olduğum anlaşılmasın. Deliliğe yazılmış övgü dolu uzunca bir metin geliyor, Çamlıca'daki Eniştemiz'den...

Tdk'dan yardım istenebilecek kelimeler
Filhakika : Gerçekten, doğrusu, hakikaten.
Nispi : Göreceli
İnsiyaki : İçgüdüsel
Muarefe : Karşılıklı birbirini tanıma
Müfekkire : Düşünme yetisi veya gücü.
Mücerret : Kesin olarak. katışık ve karışık olmayan.
İsnat : Bir düşünceyi bir konuyu, bir kişi veya sebeb dayandırma, yükleme, atfetme.
Tahkir: Aşağılama, onur kırma
Tezyif : Bir şeyi değersiz, adi, bayağı aşağılık göstermeye çalışma, küçültmek isteme. alay etme.

" Bilirsiniz ki bizde deli tabiri sadece, tıbbî delâletiyle, aklın muvazenesi bozulmuş mânasına gelmez. Böyle saydıklarımızın hepsi de mutlaka çıldırmış demek değildir... Eniştemiz bazan Hacı Vamık Beyefendi diye çağrıldığı halde çok kere de sadece Deli Vamık Bey diye yâd edilirdi... Biraz dikkat etsek, görürüz ki, insanların çoğu yarı deli ve yarı iradelidirler. Ve kâh iradeleriyle, kâh delilikleriyle hareket ederler. Onları olduklarından daha az deli ve daha çok iradeli zannetmek hatadır... Bütün hayatlar o kadar delişmenliklerle doludur ki eğer hepsi anlatılsa bir kısmına inanılamaz ve her harekete makul bir sebep aransa daima bulunamaz. Her geçirdiğimiz zaman, biraz sonra, kendimize delilik zamanları diye görünmeğe mahkumdur. Zira delişmenliğinden haberi olan bizler, bir türlü tatmin edilemeyen mantığımızla, adeta rahatsız, hasta olan insanlarız. Ötekilerse bundan haberi olmayan ve rahat kalanlardır. Çünkü kendini bilmeyen bir hafif delişmenlik bir nevi kurtuluştur. Hayal içinde yüzen insanlar belki etrafındakileri üzerler, fakat gördüğümüz hakikat değil, inandıkları hülya içinde kalarak kendilerini bu imanla kurtarırlar!

Böyle delişmenlerle muarefenin büyük bir faidesi vardır: Onlar, insanlar hakkında daha doğru bir fikir edinmemize yararlar ve cemiyet içinde emeklerimizi senelerle boş yere kemirecek ve yolumuzu nafile yere senelerle uzatacak yanlışlardan sakınmamıza hizmet ederler... Halbuki deliler bizi bu gafletimizden kurtararak hakikati bize olduğu gibi gösterirler. İnsan bir deliyle konuşurken, daha bir çeyrek saat geçmeden, gözleri açılır ve aklı başına gelir, belki uzun zamanlarda öğrenemeyeceği şeylere akıl erdirir. Başkalarının müfekkirelerine tesir etmek için samimiyetin kafi gelmediğini, herkesin kendi mantığımızla düşünmediğini, insanların bir kısmının bizim ruhumuzla hiçbir alakaları olmadığını ve birçok şeylerin bu bakımdan ne güç olduğunu anlarız. Deliler insanın hususiliğini, muhakemesizliğini ve her fikrin nispiliğini, ayrılığını, gözle görülür ve elle tutulur şekilde temsil etmekle bize büyük bir kolaylık ve istifade temin etmiş olurlar. Bu, insanlar hakkında bir çok düşünceler ve tecrübeler ve birçok felaketlerle edindiğimiz malumatın kıymetine ve birçok kitaplarla felsefelerin ve mezheplerin tetkikine değer. Onlarla görüşünce artık mücerret olarak insanların aklına, mantığına, muhakemesine itimat etmek gibi hiç caiz olmayan hafifmeşrepliklerden kurtuluruz. Artık insanların talihlerini kendilerinin yaptıkları hakkındaki kanaatimiz kuvvetlenir.

Zira biz de, mahkemeler gibi, insanları çok kere adam yerine koyarız. Sanırız ki, düşünürsek düşüncemizi takdir edecekler; söylersek, sözümüzü anlayacaklar; bilirsek, ilmimize inanacaklar; doğru hareket edersek, lehimize şahadet edeceklerdir. Aldanırız! Hemen daima bunun aksi sabit olur. Hayatımızın her anında yapayalnız kalırız. Çağırırız ve hiç kimse imdadımıza gelmez. Muhitimiz bize karşı her an kör, sağır ve şuursuzdur. Yabancı gözler sandığımız gibi görmek için değildir; kördür, görmez. Yabancı kulaklar, umduğumuz gibi duymak için değildir; sağırdır, işitmez. Hayatımızın şahitleri de, beklediğimiz gibi, bizi duyan en yakın akrabalarımız değil, bizi duymayan en uzak yabancılardır. Düşündüğümüze kanmazlar, söylediğimizi anlamazlar, bildiğimize inanmazlar, hareketimizi kavramazlar ve kendi doğru sandıklarını söyleseler bile, bizim hakikatlerimizi değil, kendi yalanlarını söylerler. Zira herhangi bir samimiyet bile mutlaka hakikat demek değildir. Bunlar çok kere de, kahraman edaları takınarak ve kahramanlık gösterdiklerine inanarak, isnat, tahkir, tezyif ve iftira ederler! O zaman gönlümüz kırılır, "ya? Onun da içyüzü bu muydu? Ben de onu adam sanmıştım" deriz. Düşünmeyiz ki işte asıl hatamız buradadır.

Bizim her zaman umduğumuz gibi bulduğumuz , denilebilir ki, ancak delilerdir. Onların tabiatı daha sağlamdır. Asıl olduklarına daha çok benzerler. Kendilerinden delilik bekleriz. Ve filhakika bulduğumuz da budur. Delinin huyu, taşıdığı ismi gibi malumdur. Ondan artık insaf, izan, ahlak, mantık, şefkat, muhabbet, sadakat gibi diğerlerinde nafile arayıp da bulamadığımız faziletleri zaten beklemeyiz. Onlar da haklarında önceden edindiğimiz fikirlere sonradan da uygun çıkarlar. Haklarında çok şaşırmış olmayız. Seneler geçer ve onların aynı deliliklerine devam ettiklerini görürüz. Bu bakımdan da muarefeleri daha pratiktir.

Gerçi çoğumuzun delilikten çekinmesine zaten şunun için pek de lüzum yoktur ki bir insanın aklını bozabilmesi için evvelce bu aklın mevcut olması lazım gelir. Denilebilir ki onların hep meydanda olan bazen beterleşen bir tek yüzleri vardır. Kendilerinden sakınmak için lazım olan ihtiyat tedbirlerini almanın bize düştüğünü görür ve bunda kusur etmeyiz. Diğer insanlarsa bizi gafil avlarlar. Zira onlar bir değil hatta iki değil, üçyüzlüdürler :Bir gizlediklerini bildikleri, bir gösterdikleri yüzleri vardır. Fakat asıl karası ve şeytanîsi bir üçüncüsüdür ki ne gizledikleri(fakat bizim teşhis edebildiğimiz) ne gösterdikleri (fakat bizi aldatmayan) yüzlerine benzemez. En karanlık zamanlardan miras olan bu üçüncü yüzleri, ki ihtimal asıl içyüzleridir, onları çok kere kendi menfaatleri aleyhine bile körü körüne ve hesapsızcasına harekete getirir. Biz artık bu kadarına ihtimal veremeyiz. Onlar böylece huylarını ya bilmez, ya açığa vurmaz, ya ustalıkla gizler, ya sarahatle duyurmaz, ve bizi aldatabilirlerken, kendilerinin belli etmemeye çalıştıkları ve sakladıkları bu huylar delilerde meydanda ve boy atmış bir haldedir ve gözlerimize çarpar. Şimdi anlıyorum ki deli eniştemizin karşısında insanın aldanmasına imkan bırakmayan ve adeta hoşuna giden bir emniyet hissi duyulurdu. Zira bütün bu gizlenen insan huyları onda saklanmaz boylara yükselir, gözlere batan çaplara erişirdi. Deli eniştemiz zehriyle birlikte panzehiri de sunuyor, öyle ki tehlikesiz kalıyor, hatta belki de, sadece insan tabiatını meydana çıkararak faydalı bir adam rolü oynamış oluyordu.

Fakat ben, çocukluk zamanlarımda, tabiatının sonradan gördüğüm bu faydalı taraflarını daha kavramayarak, onun delişmen huylarını belki sadece gülünç bulduğum için severdim.

7 Kasım 2010 Pazar

22. Kitap : Efresiyab'ın Hikayeleri - İhsan Oktay Anar

Pirinç ayakucuma kıvrıldı, dışarıda kasvetli bir hava var. Biraz sis, çokça karanlık. Keyifli bir kahvaltının ardından Oğuz'u işe geçirdim. Kahvaltıdan önce nevresimlerimizi değiştirmiştim, belki birazdan şu rahatımı  bozup çamaşır makinesini çalıştırmak için kalkarım. Kalkmışken kendime kahve de alırım, rahatımı bozduğuma değsin. Bugün o derece tembelim.

Sabah uyandıktan sonra, yataktan kalkmadan ve kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa yollanmadan hemen önce kitabı son kez elime aldım. Son 10 sayfası kalmıştı da okumadığım, güne onu bitirerek başladım. Oğuz da uyanmak üzereydi hem, günaydınlaşıyorduk bir yandan. Farkındaysan kitap hakkında yazasım yok. Oysa Puslu Kıtalar Atlası'nı ne çok sevmiştim. Yok bunu sevmediğim anlaşılmasın. En az o kitap kadar üzerimde etki bırakmasını dilemekle hata etmiş olabilirim. Üretmek zahmetli, yazmak yetenek işi. Yazarak anlatmak çıplak ayakla keskin kırık camların üzerinde yürümek gibi. Her daim aynı vurucu tadı bulamayabilir insan. Aynı leziz çekiciliğe kapılamayabilir her yaprak. Rüzgar harflerle köşe kapmaca oynamayabilir. Demek istediğim her yazar her daim aynı güzellikte yazamayabilir.

Birazdan birkaç bölüm Nip Tuck izleyip sonra kahvemi de alıp harika bir kitaba başlama niyetindeyim. Marcel Proust bana üniversite yıllarında Özlem'den hatıra. Elimdeki kitap da onun zaten. İlk sayfasında
"2 Temmuz 99' Beyazıd - Fatoş'la" notu var, kurşun kalemle yazılmış. Sonra kitap bana gelmiş, ben de şöyle bir not düşmüşüm; "14 Ağustos 2000 - Dolunayın doğuşu - Beşiktaş" Okulumuz Beyazıt'da. Beşiktaş o zamanlar kaçış yerimiz. Sahildeki çay ocağında alçak masalarda kitap okuyup, dalıp gittiğimiz yıllar. Vakit bol. Okumak için, aylaklık yapmak için, düşünmek, dinlemek, aşık olmak için. Her yeni insana emek harcayabilir, her acının üstesinden pekala gelebiliriz... Son otobüsle Beşiktaş'tan Beyazıd'a dönerdim. Çemberlitaş Kız öğrenci yurdunun kapıları isteksizce açılırdı. Kocaman göbekli, esmer adam kapıdan girenlere bakardı ve tanırdı. Kimlik göstermeden kalabalığın arasına karışırdım.

Kayıp Zamanın İzinde serisine başlamış sadece üç kitabını okuyabilmiştim. Şimdi eksik olan parçaları da tamamlamak için yine baştan okumaya niyetliyim. Proust'u otuzlu yaşlarda okumanın nasıl bir şey olduğunu çok merak ediyorum.

19 Ekim 2010 Salı

21. Kitap : Lawrence Block - Kutsal Bar Kapandığında

Dün akşam buraya uğradım. Amacım şu kitabı yazıp kaçıp gitmekti, sonra Berceste ve Ali Bey'den yorumlar vardı, onları yayınladım. Sonra yanıt da yazdım, baktım saat 20.20 olmuş, doktora gitmemiz gerekiyor, Babamın ameliyatını yapacak olan doktor geçen hafta kardiyolojiye yönlendirmişti bizi. Kendisi 6 yıl önce bypass ameliyatı olmuştu da, şu anki durum nedir ve ameliyat edilebilir mi? işte bunun araştırmasını yaptılar, sonuç orta risk, yani ameliyat edilebilir.

Kitap hakkında yazamadan evden çıktım, doktor ile görüşmemizi yaptık, sabah hastaneye yatış yapılacak.
Ha ne diyordum, kitap. Akşam eve motorla gelemedim, nasıl yağmur nasıl yağmur anlatamam, motoru depoda bıraktım. Eve Yasemin bıraktı. Annemler bir haftadır bizimle kalıyor ya, evde harika yemekler var, Oğuz geç gelecek belli ki, aç değilim, hemen çalışma odasına koştum, amacım haftalardır elimde sürünen bu kitabı bitirmek. Bunu resmen kendime iş edindim. Babam haberleri izliyor. Annem hastane valizini hazırlıyor. Kitap ha bitti ha bitecek.

Bütün bunlar olurken gözüm kitaplarda. Ne okusam ne okusam. Endişeli Peri Dostoyevski okuyor, nasıl özeniyorum anlatamam. Ama yok, hem iyi bir çevirisini bulmam hem de şu ameliyat faslını atlatmam lazım. Ayrıca yeni bir kitap almak yerine elimdeki stokları eritmeyi diliyorum.

Kutsal Bar Kapandığında nasıldı peki? Eh. Demek Lawrence Block yaz günleri için idealmiş de, şimdi yeni bir alana geçmek lazım.

Şimdi ben en iyisi gidip ne okuyacağıma karar vereyim.

1 Eylül 2010 Çarşamba

17 - 20. Kitaplar

17. Kitap
Alper Canıgüz / Tatlı Rüyalar

Bu kitapla nasıl tanıştım?
2000 yılının yaz mevsimi. Çok sıcak bir yaz olduğunu anımsıyorum, o günlerde oramdan buramdan terler akarak atmosferi hiç de fena olmayan o cafede çalışırken ve 2. katta merdivenleri çıkınca hemen sağdaki ilk masaya servis yaparken masanın üzerinde duran 3-4 kitap arasından ilgimi çekiverdi. Psiko-absürd romantik komedi. Ama kapağındaki çizgilere daha bir bayıldım. Masada oturan beyefendi ile de gelip gittikçe minik minik söyleşiyoruz, kitaplar, fotoğraf gibi konular üzerine dönüp duruyor sohbet, ben yakın bir zamanda o cafede çalışmayı bırakıp bir fotoğrafçının asistanı olarak işe başlayacağımı söylüyorum, çok heyecanlıyım, çok sevinçliyim, havalara uçuyorum, bir sünger gibi her şeyi içime çekiyorum, çok umutluyum, yaşam beni bekliyor tadındayım, henüz bazı heveslerim örselenmemiş, bembeyaz, pırıl pırıl ya da rengarenk…
Gecenin sonunda merdivenlerden çıkınca sağdaki masaya hesabı götürüyorum ve kasaya dönerken elimde bu kitap var, imzalanmış, tarih 24 ağustos 2000. O günden aklımda Alper Canıgüz’e ait kalan fotoğrafın içinde ince düşünceli, sakin duruşlu, güleç yüzlü bir adam var.

“Hayattan geri ne kalır, niye kalır kim bilir? Belki de böyle olmasa ne bu kitap ne de hayat bu kadar tatlı bir rüya olurdu…”

İmzanın bir kısmında bu cümle yeralıyor. Ha diyeceksin ki sen o ince düşünceli bulduğun adamın imzaladığı kitabı bugüne kadar yoksa okumadın mı? Evet. Okumadım. Olmadı işte, sıra mı gelmedi, ruh halim mi elvermedi, yok yok başlamış ama araya ne girdiyse bırakmıştım, elime aldığım, beğendiğim ama elimde olmayan sebeplerle yarım bıraktığım kitaplar da biraz küsüyor sanki bana, elime koşa koşa gelmiyorlar. Neyse yine bir Ağustos ayında ve en az 2000 yılınınki kadar sıcak günlerde elime aldım ve bir çırpıda yutuverdim. Hem kendime çok kızdım neden bu kadar erteledim diye, hem harika iş çıkarmış dedim, hem kitabın benle barışmasına çok sevindim.. hem ilk fırsatta yeni bir Alper Canıgüz kitabı edinelim dedim hem… hem…

18 ve 19. kitaplar

Bir Matthew Scudder Polisiyesi / Lawrence Block
Ölümün Ortasında ve Buz kıracağı Cinayetleri

Bay Scudder öyle çok ilginç bir kişilik değil ama harika bir burnu var, çok iyi koku alıyor ve cinayetleri biraz uğraşsa da şıp diye çözüveriyor, alkolik olduğunu kabul etmeyen alkoliklerden(Oğuz bu fikrimin daha sonra değişeceğini söylüyor), görevinden istifa etmiş eski bir polis memuru, eşinden boşanmış, iki oğlu var, böyle dışarıdan bakınca kaybetmiş gibi, ah bir de polisiyelerin sanırım olmazsa olmazı burbon seviyor. Neyse ana karakterimiz bu şekilde. Şimdilik iki kitabını bitirdim. Üçüncüsü elimde, ne yalan söyleyeyim ki çok heyecanlı.


20. Kitap
Selim İleri / Oburcuk Mutfakta

Ah nasıl anlatmalı ki bu kitabı, zor ve kesinlikle başarabileceğim bir şey değil, teknik konulardan başlamayı deniyorum. Kitap üç farklı kitabın bir araya toplanmış hali. Neymiş bunlar? Evimizin Tek Istakozu, Oburcuğun Edebiyat Kitabı ve Rüyamdaki Sofralar. Ortak özellikleri yemek ve yemek kültürü. Yemek ile ilintili akla gelebilecek bir çok şeyin Selim İleri’nin anılarında nerede ve nasıl durduğunu okuyoruz bu kitapta, misal akide şekeri, misal maydanoz, erişte, salep, karabiber, enginar, mazide kalmış ev yapımı şuruplar…

Okudukça Selim İleri’nin anılarına, anılarındaki en ufak kırıntılara nasıl da özenle sahip çıktığına tanık oldum, kendisine bir kez daha hayran kaldım.

Mutfakla, yemekle ilgisi olmayanlar, seçimini özensiz hazırlanan yemeklerden yana kullananlar, ayaküstü karnını doyurup ruhunu aç bırakanlar için değil bu kitap. O yüzden bir yemek daveti vermeden günler önce başlayan koşturmalar, bir türlü ne pişirileceğine karar verilemeyen ziyafetler ve öncesinde yaşanan telaşlar ve kitaba taşan anılar bir yerde kendilerine anlamsız gelebilir. Diyeceksin ki sen çok mu farklısın? Evet değilim ama o sofraların zarafetine de özenmiyor değilim. Neticede çok keyifle okudum, ölçekler içermeyen yemek tariflerinde hiç sıkılmadım, bir çok anıyı yanımda taşıdım, şurup kokularına bulandım, reçellerle savruldum, Hindistan cevizi ile kahkahalara boğuldum, Müzeyyen Senar’ lı yemek ile hüzünlendim, kitaptan çok ama çok etkilendim. Anılar böylesi güzel taşınınca, insanın haliyle alıp baş tacı yapası geliyor…

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Daha iki sayfa okumuşken girdim Clarissa'nın koluna, Bond Sokağı'na doğru yürüyoruz


Mrs. Dalloway, çiçekleri kendi alacaktı.

Hem ne güzel bir sabah, diye düşündü Clarissa Dalloway, kumsaldaki çocuklara üleştirilmiş gibi taptaze.


... Böyle budalalarız işte biz, diye düşündü Victoria Sokağı'nı geçerken. Ancak Tanrı bilebilir neden böylesine sevdiğimizi, nasıl böyle değerlendirdiğimizi, usul usul kurduğumuzu, çevremizde büyüttüğümüzü, yıktığımızı sonra, her an yeniden yarattığımızı; ama en düşkünler bile, sokak kapılarına çökmüş o en iğrenç yaratıklar bile (ölesiye içen), aynı şeyi yapmıyorlar mı; başa çıkılmaz bunlarla, öyle kanunlar filan çıkararak, Clarissa kalıbını basardı, neden mi: çünkü yaşamayı seviyorlar. İnsanların gözlerinde, bu çalkantıda, avarelikte, itişip kakışmada; bu gürültüde, bu şamatada: arabalar, otomobiller, otobüsler, kamyonlar, güçlükle ilerleyen, itişen gezginci satıcılarda, bando sesinde, tepelerden geçen uçağın o utkulu, kulak tırmalayan garip tiz homurtusundaydı sevdiği şey: hayat, Londra, bu Haziran dakikası.

***
Evet işte böyle... Daha iki sayfa okumuşken duramadım taşıdım buraya. Öncelikle çevirenin Tomris Uyar olduğunu görünce tanıdık birini görmüş gibi oldum, çok sevindim, kitabı elime alana kadar bilmiyordum, edebiyatçı kimliği olan birinin çevirilerine daha mı sıcak bakıyorum ne... Tomris Uyar, malum Yaza Yolculuk ile gelip yerleşmişti hayatıma daha geçenlerde, "Ölen Otelin Müşterileri" hafızamda yıllarca capcanlı kalacağa benziyor, karakterler, yaz telaşı, akşam sohbetleri... Ah bir de kışın bir öğrenci yurdunda çalışan, yazın da otelde görevinin başına geçen aşçının ilk pişirdiği köftenin ne kadar lezzetli olduğu ama sonraki köftelerin o ilk lezzeti bir daha asla yakalayamadığı bilgisi... Neden bunu bu kadar önemsedim bilmem..

Hakkında çok şey duyduğum bir yazar Woolf, Clarissa ise elbette The Hours filmi ile gözümde ete kemiğe bürünmüştü ama okuması çok başka, gerçekten! Satırları ilmek ilmek okuyorum, yudum yudum içiyorum.

Kitap sonrası filme belki bir kez daha göz atarım, bakalım.

20 Temmuz 2010 Salı

16. Kitap : Sıcak Su Müziği : Charles Bukowski

Bukowski bildiğimiz gibi yine, kısa öykülerinde sürünüyor bu kez. Uzun zaman olmuş okumamışım, pek bir iyi geldi.

Kitapta Henry Chinaski karakteri var çoğunlukla, ayyaş, aylak, at yarışları oynayan, hiç bir şey olmamış bir adamın silüeti. Babasının cenaze töreninde babasının sevgilisi Henry’e “ona o kadar çok benziyorsun” dediğinde şöyle yanıtlıyor, “yüzeyde öyle. O rafadan yumurta severdi, ben katı. Etrafında insan olmasından hoşlanırdı, bense yalnızlıktan. Gece uyumayı severdi, bense gündüz. Köpekleri severdi, ben kulaklarını çekip kıçlarına kibrit çöpü sokardım. O işini severdi, ben aylaklığı.”

Öykülerle ilgili bir sıkıntım yok da elimdeki kitap içerisinde küfürlerin yazılışı esnasında kimi harfler yerine nokta konulmuş, maksat sansür gelip gözümüzü oysun, canım sıkılıyor. İnsan Bukowski okurken ağız dolusu küfürü görmek istiyor, niye sansür koyarsın ki sen şimdi bu adama, Bukowski'yi adabınla yayınlamayacaksan hiç yayınlama daha iyi, adam küfürbaz işte, Can Yücel şiirlerini yayınlamayı istemek ama içinde küfür de olmasın demekten farksız bir durum bu, bu benim fikrim. Chinaski bir yerde şöyle diyordu, "Biliyor musun Meg? Kötü olanla, bize kötü olduğu öğretilenler farklı şeyler olabilir? Toplum bize bazı şeylerin kötü olduğunu öğretip bizi köleleştirmeye çalışır." Hadi gel de sevme bu adamı.

En son alıntımı da aşağıya bırakıp gidiyorum.

Amerika’ nın dört bir yanındaki sabahın üçü sarhoşları, nihayet pes etmiş olarak duvarları seyrediyorlardı. Acı çekmek için ayyaş olmak, bir kadın tarafından sıfırlanmak gerekmiyordu , ama acı çekip ayyaş olunabilirdi. Bir süre, gençlikte özellikle, talihin senden yana olduğunu sanabilirdin, bazen senden yanadır da gerçekten. Ama senin farkında bile olmadığın ve senin aleyhine işleyen bir takım ortalama hesaplar ve kanunlar vardır, her şeyin yolunda gittiğini sandığın zamanlarda bile. Bir gece, sıcak bir salı gecesi o ayyaş sen oluverirsin, sensin o ucuz pansiyon odasında olan, ve daha önce o odalarda olmuş olmanın da bir yararı olmaz, daha da kötüdür hatta, çünkü bir daha bu duruma düşmemeye karar vermişliğin vardır. Bir sigara daha yakmaktan, bir içki daha içmekten, o sıvası dökük duvarlarda bir çift göz, bir çift dudak aramaktan başka bir şey de gelmez elden. Erkeklerle kadınların birbirlerine ettikleri insanın idrak gücünü aşıyordu.

Parantez Yayınları
Çeviren Avi Pardo

16 Temmuz 2010 Cuma

15. Kitap : Kırlangıç ile Tekir Kedi- Jorge Amado / Büyükler için fantastik bir aşk öyküsü

Dünya yaşanmaya değerdi
Eğer insan görebilseydi
Gün gelip kırlangıcın evlendiğini
Bir tekir kediyle
O ikisinin uçup gittiklerini -
Ve mutlu olduklarını
Sonsuzluğa dek birlikte

(Bahia’da Yedi Kapı Pazarı’ndaki halk ozanı Estévao da Escuna’nın dizeleri ve felsefesi)

Bahia neresidir merak ettim, sonra öğrendim, Brezilya’da eyaletlerden biri. Eyaletin başkenti Salvador. Amado 1912’de bu kentte dünyaya gelmiş ve hayata burada veda etmiş. Kitabın içinde yer alan illüstrasyonlara bayıldım, kitabı didik didik ettim ama kime ait olduklarını kitaptan öğrenemedim, oysa yayınevi bir not düşüverseydi keşke, evet internet benim emrime amade, arayıp bulamayacağım bilgi yok gibi ama böyle şeylerde de sanatçıya haksızlık edilmesin istiyorum, çizimler kiminmiş sonra öğrendim, Hector Julio Páride Bernabó. Kendisinin takma bir adı var. Carybé. Bir çeşit Piranha balığından ödünç almış bu ismi. Carybé, italyan bir baba ve Brezilyalı annenin oğlu. Çocukluğunu İtalya’da geçirmiş, 1919’da Brazilya’ya taşınmışlar, Bahia’ya ilk ziyaretinden sonra oradan çok etkilenmiş, etnik kültürü, mistik - dini öğeler ve gelenekler dikkatini çekmiş, canlı renkler eserlerine yansımış. Amado dışında Mario de Andrade, Gabriel Garcia Marquez ve Pierre Verger gibi isimlerle tanışmış Carybé, neyse konuya yani kitaba dönersek, ben bu kadar çok etkileneceğimi düşünmemiştim. Bittiğinde böyle ağlamaklı olacağımı da sanmıyordum, bir kedi ile kırlangıcın aşkına çok inandım. Kedi ve kırlangıcı sembol olarak da gördüm elbet. Bugün bile ne çok var di mi izin verilmeyen aşklar, bir “Türk” mutlaka başka bir “Türk” ile, Sünni elbette başka bir Sünni ile, asla bir ermeni ile, mümkünü yok bir kürt ile, ihtimal dışı bir alevi ile… Hiç evlenmemiş olanın şansı hiç evlenmemiş olandan yana olsun, evlenmiş boşanmış olanlar gidip başka evlenmiş boşanmışları bulsun… Var işte böyle örnekler duydukça üzüldüğüm, olmasını hiç istemediğim ayrımlar… Bırak bir kırlangıç değiversin kanadıyla di mi bir tekir’in patisine… Ama olmuyor işte…

Kitabın içindeki alıntılarım senin de merakını cezbeder belki kimbilir…

Bu öykü, hayvanların konuşabildiği, köpeklerin tasmalarının sosisten yapıldığı, terzilerle prenseslerin evlendiği ve çocukların dünyaya leylekler tarafından getirildiği, o çok eski ve unutulmuş zamanlarda geçen, bir varmış bir yokmuş masalıdır. Bugünlerde ise oğlanlarla kızlar bilinecek her şeyi bilerek geliyorlar dünyaya; doğmadan önce her şeyi kendilerine incelemiş olduklarından her çocuk en sevdiği duygusunu seçebiliyor: kaygı, yalnızlık, şiddet. Benim aşk öyküm ise, çok çok eskiden, her şeyin farklı olduğu zamanlarda geçmekte.

Sabah'ın, mavi gülü kazanmak için Zaman'a anlattığı öykü, kendisine Rüzgâr'ın arada bir içini çekerek yanık bir fısıltıyla anlatmış olduğu, Kırlangıç Hanım'la Tekir Kedi'nin öyküsüydü (...) Eğer bu öykünün güzelliği sizi duygulandırmazsa, kabahati Rüzgâr'a ya da Sabah'a bulmayın, hele hele akıllı Kurbağa, Doktor Honoris Causa'ya hiç yüklemeyin suçu. İnsan dilinde anlatılan hiçbir öykü, aslındaki o saf ve büyülü ifadeyi koruyamaz; Rüzgâr'daki şiir ve müzik yok olup gitmiştir çünkü."

İnkılap Yayınları
Çeviren İnci Kut

4 Temmuz 2010 Pazar

14. Kitap : Yaza Yolculuk - Tomris Uyar

Solda ön yüzü görünen kitabın daha büyük bir görselini buraya almak istedim ancak internette bulamadım, Tomris Uyar bir dönem Can Yayınları ile çalışmış ama daha sonra kitaplarını YKY basmış, YKY baskılı kitabın ön kapağını buraya koymak içimden gelmedi, sanki elimdekine haksızlık edecekmişim gibi... Kitap kapakları biraz da okuduğum kitapları benim gözümüzde karakterize ediyor, oysa içerik önemli bunu ben de biliyorum.

Öykü okumak, öyküyü sevmek zevkle ilintili. Elimdeki kitap hepitopu 110 sayfa. Ama içindeki bir öykü ile uzun uzun vakit geçirdim, o öyküyü bitirip hemen bir sonrasında beni bekleyene hemen geçmeyi de istemedim, hoş kitap bitti ama bir süre daha ortalarda durup bir çırpıda rafa yollanmayacak besbelli. Ben bu öykücü kadını ve elimdeki kitapta "Ölen Otelin Müşterileri" ile "Düzbeyaz Bir Çağrı" öykülerini çok sevdim.

Elimdeki kitabın kapağında bir Mustafa Pilevneli resmi var, eserlerini görmek istersen diye sana buraya kısacık bir yol bırakıyorum ki sen de bilirsin görmek güzeldir...

12 Haziran 2010 Cumartesi

13. Kitap : Katre-i Matem - İskender Pala

Talihsiz bir kitap oldu benim için, elimde süründü durdu, bıraktım, sonra yeniden başladım, sonra araya benim kılı kırk yararak yol alan ev temizliğim girdi, Dünya Kupası maçları başlamadan nihayet kitabı bitirdim. Önümüzdeki 1 ay boyunca kitap okuyamazsam sebebi bilin ki vuvuzela sesi eşliğinde sinir harbi içinde izleyeceğimiz Dünya Kupası maçları olacak.

Kitap hakkında söylenecek çok şey var. Arka fonda Osmanlı'nın içindeki çalkantılar, Sadabat çevresinde yaşananlar, Patrona Halil İsyanı'nın detayları, lale çiçeğinin serüveni ve aşk! Osmanlı'nın başında o dönem III. Ahmet var.

Kitapta Sadabad çok sık adı geçen bir mekan. Hemen interneti emrime koşuyorum, henüz sansürsüz olan siteler de var, bak sen! Vikipedi'den bilgiler edindim. Şimdilik ilk aklıma takılan kısımları buraya taşıdım, eğer aklıma daha sonra başka maddeler gelirse yine buraya eklerim.

Sadabad; 18. yüzyılda Kağıthane Deresi kıyısında bir mesire yerinin adı.

Sadabad eğlenceleri; III. Ahmet (1703-1730) ve Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (1717-1730) devrinde İstanbul'da Kağıthane semtinde Alibeyköy yakınlarında yapılan kasrın çevresinde düzenlenen eğlenceler.

Kağıthane semti İstanbul'un en tutulan mesire yerlerindendi. Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim zamanlarında burada eğlenceler düzenlenir, İstanbul halkının ileri gelenleri de eğlencelere katılırdı. III. Ahmet zamanında bu eğlencelere daha büyük önem verildi. Önce Kağıthane Deresinin akış yolu değiştirildi. Derenin kenarlarına mermer rıhtımlar yaptırıldı. Ayrıca otuz sütun üzerine oturtulmuş göz alıcı bir kasır (Sadabad Kasrı) inşa edildi. Kasrın önünde büyük bir havuz, çevresinde çeşitli çağlayanlar, ağızlarından su fışkıran ejderha heykelleri vardı. Sadabad Kasrı'ndan başka çevreye çeşitli köşkler, bahçeler, hamamlar yapıldı.

Eğlenceler, hıdırellezin birinci günü (6 Mayıs) başlar, özellikle mehtaplı gecelerde sabahlara kadar devam ederdi. Zamanın şairleri, yazdıkları çeşitli şiirlerle padişahı ve sadrazamı överek , onları bu eğlencelere çağırırlardı. Ziyafetler kasırda verilir, ziyafet bittikten sonra eğlencelere dışarıda devam edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nda Lale Devri adıyla anılan bu dönemdeki eğlencelere, başta padişah olmak üzere bütün saray erkanı ve İstanbul halkının ileri gelenleri katılırdı.

Gün geçtikçe bu eğlencelere çeşitli sebeplerle karşı olanlar çoğaldı; Patrona Halil İsyanı çıktı. Ayaklanma sonunda Damat İbrahim Paşa öldürüldü, III. Ahmet tahtından indirildi ve Sadabad eğlencelerinin yapıldığı yerler, başta kasır olmak üzere tahrip edildi.

Patrona Halil İsyanı; Patrona Halil İsyanı, Osmanlı Devleti'ndeki Lale Devri'nin sonunu getiren ayaklanmadır. Patrona Halil adlı, ne aslı oluğu belirli olmayan bir kişi idaresinde, bu ayaklanma 28 Eylül 1730da başlayıp üç gün sürmüştür. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa idam edilmiş; Sultan III. Ahmed tahttan indirilmiş ve tahta I. Mahmud getirilmiş ve sonradan Lale Devri adı verilecek devir sona erdirilmiştir.

Ayaklanmanın sebebi, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan, bu yapılanları israf olarak gören bir kitle oluşmuş olmasıdır. İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine halk harekete geçmiş, camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlanmıştı. Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti.
Zamanın tarihini yazan Mehmed Raşid Efendi ve İsmail Asım Efendi, tepkilerin ve öfkelerin korkunç bir ayaklanmaya dönüşmesinde, geceli gündüzlü ziyafetlerin, çırağan eğlencelerinin, sefere çıkmak istemeyen padişahla sadrazamının Davutpaşa Sarayı bahçelerine gidip bülbül dinlemelerinin baş rolü olduğunu yazarlar. Topluluk tepkilerini halk ihtilaline döndürmeyi başaranlar, gerçekte Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın siyasi karşıtlarıydı.

Ayaklanmanın sonrası; Asiler daha önceki devirden elde kalan en önemli binaların bulundugu Saadabat'daki köşkleri yakıp küle döndürmeyi arzu etmekteydiler. Fakat I. Mahmud bu yangına izin vermedi. Ama yine de buraların yıkılmalarına engel olamadı.
I. Mahmud ayaklanma elebaşılarını birer görevle İstanbul'dan uzaklaştırmayı denedi. Patrona Halil Yeniçeri Ağası tarafından yapılan 10 bin altın maaşla nerede isterse vali olması teklifini reddedip; amacının mal, mülk ve ünvan edinmek olmadığını ve bozuk düzeni kaldırmak ana hedefi olduğunu belirtti.

Lale : Zambakgiller (Liliaceae) familyasından Tulipa cinsini oluşturan güzel çiçekleri ile süs bitkisi olarak yetiştirilen, soğanlı, çok yıllık otsu bitki türlerinin ortak adı.

Anavatanı Kazakistan'dır. Türkiye’nin çoğu yerine özellikle Nevşehir ve bölgesine doğal olarak yayılmıştır. Soğanlarının üzerinde zarımsı bir örtü bulunur. Etli ve yeşil 2-8 yaprağı vardır. Çiçekler, saplar ucunda çoğunlukla bir, bazen ikidir. Çiçek parçaları altılıdır. Kırmızı, sarı ve ara tonlarda renklere sahiptir.

16'ncı yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman tarafindan Hollanda Kralı'na gönderilen laleler, ilk başta Hollandalılar'ı ve kısa zaman içerisinde tüm Avrupalılar'ı hayranlık içinde bırakmışlardır. Böylece günümüze kadar dünya'nın en fazla lale üreten ülkesi Hollanda olmuştur. Lale sadece Hollanda'ya ve diğer ülkelere Osmanlı'dan gitmekle kalmamış gittiği ülkelerin diline de doğu orijinli bir kelime olarak girmiştir. Hollanda'da "tulp", Almanya'da "tulpe", İngiltere'de "tulip" İspanya'da ise "tulipan" kelimeleri ile anılmaktadır.

Maslahatgüzar; Bir diplomatik elçilikteki büyükelçiden sonra en yüksek rütbeli ikinci kişidir. Görev başında bulunamadığı zamanlarda büyükelçinin makamına vekalet eder. Bunun yanında, iki ülke arasındaki ilişkilerin zayıf olduğu durumlarda misyon başkanı olarak atanabilir. Maslahatgüzarlık statüsü, diplomatik ilişkiler üzerine 1961'de imzalanan Diplomatik İlişkilerde Viyana Konvansiyonu'nda belirlenmiştir.

İskender Pala; ile bu kitabına kadar tanışmış değildim. Kimdir nedir bilmek istedim. İlk bilgiler şöyle; 1958 Uşak doğumlu. Divan Edebiyatı araştırmacısı. İlkokul’ u Uşak’taki Cumhuriyet İlköğretim okulu’nda bitirdi. Lise’yi Kütahya’ daki Kütahya Lisesi’nde bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okumaya hak kazandı. Aynı okulda yaptığı Lisans Tez çalışması ;Câmiu'n-Nezâir’dir. Divan edebiyatı dalında 1983 yılında Doktor, 1993 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Doçent, 1998 yılında da Kültür Üniversitesi’nde Profesör oldu. Divan edebiyatı alanındaki çalışmalarıyla dikkat çeken yazarın çeşitli ansiklopedi ve dergilerde edebiyat araştırmacısı sıfatıyla yayımladığı bilimsel ve edebi makalelerinin yanında ortaokul ve liseler için yazdığı ders kitapları da bulunmaktadır. Ayrıca, Osmanlı deniz tarihiyle ilgili araştırmalarda bulunmuş ve bir kısmını kitaplaştırmıştır.

İnternet sitesi ; http://www.iskenderpala.net/yeni/

25 Mayıs 2010 Salı

12.Kitap : Umut - Ayşe Kulin

Veda’yı okuduktan sonra araya biraz zaman koyarak serinin devamı olan kitabı aldım elime; Umut - Hayat Akan Bir Sudur.

Otobiyografi hassas bir konu. İyi ki okudum, hayır pişman değilim. Serinin son kitabı ‘Hüsran’ olacakmış, sanırım henüz yazılmadı-yayınlanmadı. Bekliyorum.

Umut; benim için güzel bir mola oldu denebilir. Bir yanım kitap hakkında daha fazla şey yazmak istiyor, diğer yanım sus anlatma diyor. Anlatmamayı seçiyorum.

9 Mayıs 2010 Pazar

11. Kitap: Destan Gönüller - Selim İleri

Evdeki bilgisayarın masaüstünde bir klasör var, aslında bugün o klasörde bulunan Sempe’ye ait çizgilere tekrar göz atıp buraya da koymaya niyetliydim, baktım ki ensemden bir şey çekiştiriyor, bir kitap. Yeni bir kitaba da sanki ondan bahsetmeden geçemezmişim gibi…

Seval’in geçen gün yazdığı lümü lümü ley gelen kargocu postunda konu edilen kitaplara dair çok sık yaptığım ikinci kez okumalarım konusunda kendimle alay etmiştim yorum kısmında, Seval de ikinci okumalar yapanlara haksızlık etmemem gerektiği konusunda uyarmıştı beni, haklıydı. “Herhalde aptalım ki okuduğumu anlamadığım için çift dikiş gidiyorum kitaplarda” bakışı getirmiştim kendime, orada konuyu kapattık, günlerden Perşembe.

Cuma günü Oğuz eve gelirken “bişey lazım mı?” amaçlı aramasını yaptığında, ben “Cuma olduğunu unutmuşum, bulabilirsen Radikal alır mısın?” dedim. Radikal geldi, yemek sonrası kitap ekini açtım, Derviş Şentekin’in “Yeni değil, yeniden okumalıyız” başlığına takıldım. Girizgahı alıntılamak istiyorum;

“Kimin söylediğini bilmiyorum; Borges olduğunu söyleyenlere meylederim. Çünkü Borges’e yakışır-yakıştırırım. Söz şu: Yeni değil, yeniden okumalıyız. Bu söz için Lord Dudley adı da geçer: “Yeni bir kitap okumaktansa okuduğumuz bir kitabı okumak daha yararlıdır.” Dudley söylediyse bile Borges iyi toparlamış… Şu sıralar daha önce okuduğum kitapları okuyup duruyorum. Hayır, arada ‘yeni‘ olanları da okudum ama ‘yeniden’ olanlar çoğunluktaydı…
Zaman zaman, kimini yıllar önce okuduğum kitaplara yeniden gömülürüm. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ından, Fakir Bayburt’un Kaplumbağalar’ına, Louis- Ferdinand Cêline’in Gecenin Sonuna Yolculuk’undan Bilge Karasu’nun Gece’sine daha nice kitaba…"

Seval’e ikinci kez okuduğum kitaplar için “ben bu kitaplarla 2000 li yıllarda tanıştım, o zamandan bu yana çok şey değişti, o dönemdeki ben'i yeniden anımsamak isteği de var bu ikinci baskı okumalarında, leziz okumalardan alınan tadı yeniden duyumsama isteği de...” demiştim. ‘Destan Gönüller’ bu dediğime uymayan bir kitap aslında, on yıl önce değil, daha geçen yaz okuduğum bir kitap. Üstelik Selim İleri ile ilk karşılaşmamız, sanki bu kitapla aramdaki bağı tam pekiştiremedim, sanki kitaplığımızda yerini alsa bile bir sayfası benle gelecek, bitti ama bitmedi gibi, yapamadım, elbette yeniden okudum.

İlk okumam kadar çok etkilendim. Melankolik mi? Evet. Altını çizdiğim satırları bu kez buraya yazmayacağım, hem çok fazlalar, hem de bütünlüğün içindeki satırları buraya alamayacağım kadar o kitaba bağlılar, neresinden alırsam alayım, öncesinin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. En fazla bana anlamlı gelen kişileri, hikayesi olan nesneleri buraya taşıyabilirim, hepsi bu.

Birsen, Jülid’anım, Sabri Bey, Reşat Bey, Nüveyre, Kuş Evi, Bez Bebek Mine, Ali, Meliha, kurban renkli elbise, yeşil bir su küpü, bir su küpünde hayatı vehmedemeyen Turgut, kozalak kuşu, tuz ocağına gönderilecek insanlar, sırf çok hassas duyarlılıkları silinsin diye, yalnız insanlar, yalnızlığı seçen insanlar, Hasan, Meral, kaybolan dolmakalem, havuza atılmış alyanslar (kelepçeler), kablosu kesilmiş elektrik süpürgesi, sinema dönüşü içine göz ucuyla bakılan, bir kadının sofra kurduğu, bir adamın kilimli sedire uzandığı, iki çocuğun güreştiği evin saadeti ve asılmış bir bez bebeğe gönül vermiş bir çocuk; Yusuf…

5 Mayıs 2010 Çarşamba

10. Kitap : Fotoğrafı Sana Gönderiyorum - Selim İleri

Yazarın diğer kitaplarını bilmiyorsanız, okumamışsanız, sadece öykü ve romanlarını değil, incelemelerini, denemelerini de gözden geçirmemişseniz; bu öykülerin tadını çıkarmakta biraz zorlanacaksınız diyor bir yazısında Doğan Hızlan ve nedenini şöyle açıklıyor, Selim İleri’nin biyografik izdüşümlerle kitaplarının, yazdıklarının, okuduklarının birbiri içindeki çetrefil örgüsü sizi zorlayabilir.

Kitabı elime aldıktan ve bu öykülerin bir nevi tortular toplamı olduğunu anladıktan sonra, zihnimin bir köşesine minik bir not düşüyorum, Selim İleri’nin diğer kitaplarını okuduktan sonra, bu kitabı yeniden oku! Eminim karşısına geçip bakmaktan keyif aldığın, gözlerini okşayan, seni sakinleştiren, durup dinlenmeni sağlayan bu fotoğrafa, Selim ileri’nin diğer kitaplarını da okunduktan sonra yeniden baktığında bu bakış seni kendine daha çok çekecek ve sen o fotoğrafın derinliğini daha fazla hissedeceksin, şimdi sanki birazcık dışında gibisin, gibi değil, öylesin!

Sıradan, kuytu köşeli, içinden ırmaklar geçen ve gölgelerin bol olduğu bu küçük dünyamda yaşamımı güzelleştiren kitapları okurken sayfaların köşelerine kimi zaman insanlar iliştiriveriyorum. Bazı kitaplar bana tanıdığım ya da hiç tanımadığım, diyelim yolda gördüğüm, bir anlığına önünden geçip gittiğim kimseleri sayfalarına katıp gözümün önüne getirebiliyor, bir bakmışım onunla sayfaları beraber çeviriyoruz, nasıl ki Kılavuz’u Geveze ve Aylak Kedi ile birlikte okumuşsam, bu kitabı da Beyaz Tuval ile birlikte tüketiyorum, bir anda ikimiz Madam Jüliyet’in köşkünde nane yapraklı limonata yudumluyoruz… İkimizin de günü pek güzel…

İçlerinde en çok hangi öykü dersen beğendiğin, hiç düşünmeden ilk sıraya Şahane Bir Tuvalet’i yerleştiririm.

Bu kitapta da altını çizdiğim, üstünü boyadığım nice satır var, izninle boyalı satırları da bırakıp uzaklaşıyorum.

Şahane Bir Tuvalet (S.15)

Madam Jüliyet öykü yazdırıyor.
İç sızlatan şişeler.
Küçük erkek çocuklarının mutsuz anne aşkları.
Diplerinde sarı, kahverengi, kızıl, paslı tortularla ‘parfön’ şişeleri. Çocuk alıp koklamaya bayılırdı.
“ Büyüyünce vallahi ıtriyatçı olacak…” Amiral Cevat Bey’in karısı Nezihe Hanımefendinin kahkahası. Parmakların kibarca örttüğü kahkaha. Çocuk, kahkahaya uzanmış kıpkırmızı ojeli sivri tırnaklara bakar, annesinin niye oje sürmediğini düşünürdü.
Çocuk ve kadın konuşmazlardı. Fakat sessizlik konuşur ve ölümlerden sonraya anılar bırakırdı.
Zaman geçerve yazdığımız ânın bütün resimleri değişir. Sonra yine yazmaya çalışır, o resimleri diriltmek isteriz.
***
O zamanlar annemin çeyiziyle birlikte getirdiği ceviz kaplama gardıropta saklı duran, eski bir şifon eşarba sarılı, yalnızca özel günlerde kullanılan, sonra yine eski eşarba sarılan, siyah, küçük, po dö süet çantasını artık deri ülgerini, kadife yumuşaklığını yitirdiği için severdim.
***
Kumsalında bir dilimi beyaz, bir dilimi mavi deniz topları oynanan plaj.
Çiçekli emprime, eteğindeki geniş büzgüsü tek süsü olan, dekoltesiz bir giysiydi. Geceye müziğe dansa kahkaya değil, öğleden sonralara, yaz akşamüzerlerine, mutsuz evlere geri dönüşlere dikilmişti.

Hayat Sönüp Giderken ( S.32)
Kalmak ve ayrılmak.
Gitmek ve dönmek.

Kalmak ve ayrılmak en çok adalarda hissedilir. Çocukluğumda ne zaman Adalar'a gitsek, dönüşler canımı yakardı. Kalanları kıskanırdım. Bizim günübirlik adalarımızdan geriye yaşanmamışlık kalır, sanki birkaç saat içinde sönmüş uçan balonlar. Yaz akşamı Adalar'da kalanlarsa, iskele çevresinde, rıhtım yolunda bisikletleriyle dolaşan çocuklardır, pastaneler, dondurmalar, faytonlar, fayton kornaları, bisiklet kornaları, yarın yine deniz, plaj. Bizi geri götürecek vapur iskeleye yanaşınca, bisikletli çocukların karşılamak için bekledikleri kişiler iner önce. Onlarınki hep kavuşma, bizim payımıza düşen hep ayrılmadır. Biz sönmüş uçan balonlar sessizce vapura bineriz. ..

******

Güvercingöğsünün yeşil, mavi, pembe, arasında, böcek kabuğuna benzer, hangi yandan baksak değişen, şimdi pembeyken, şimdi mavi, yanardöner bir renk olduğunu öğrenince havalara uçmuştum.

******

Beni buraya çeken - şüphesiz ki kendi istencim dışında gelmiştim- koşulları gözden geçirmeye çalışıyordum. Artık her şeyde, tiyatro dekorunda gördüğüm yalı bahçesinde, manolya ağacında, dalgaların seslerinde, saymaya çalıştığım küçücük ve kumlara karışmış şeytanminarelerinde, çiçek, giysi, insan bezemeli çini sobada, hıçkırıklarda, darmadağık, fakat beni hep buraya getiren sebepler olmalıydı.

Perisiz Evler (S.84)

Hasan Ecza Depo'sunun menekşe kolonyasıyla Yardley'in lavanta kolonyası ve pudra kutusu Cihangir'deki evdeydi.

Evimize yalnız limon kolonyası ve pek seyrek, pek ender olarak da Yardley marka lavanta kolonyası girerdi. Limon kolonyasından hoşlanmazdım. Hastaneyi, ıstırabı, ölümü çağrıştırıyordu. Yardley ancak özel günlerde sürülebilirdi.

Yardley lavantalarının etiketlerinde, yüz elli yıl öncesinin sömürge imparatorluklarından, mutlu bir genç kadın, mutlu çocuklar, kollarında hasır sepetler, sepetlerde tombul tombul lavanta çiçekleri. Kadın ve çocuklar bize bakarlardı. Hayalimde onları büyütüp karşıma alırdım.

Ayrıca, bir de, Yardley marka talk pudra kutumuz vardı. Pudra bitmiş, teneke kutu duruyor. Demirbaş kutuya yerli talk pudrası konurdu, Fredo.

Menekşe kolonyasına geri dönüyorum :
Berber Kriton'dakiler kapaksızken, Hasan Ecza Deposu'nun vitrinindeki şişeler hem yusyuvarlacık mor kapaklı, hem eflâtun jelatinle kaplıydı.

Günün birinde bana orta boy bir menekşe kolonyası alındı. Etiketteki harcıâlem çiçeklerle sevgimiz -benim onlara, onların bana- hiçbir zaman dinmemiştir.
Gelgelim, Dürer'in unutulmaz menekşelerini gördükten sonra, etiketteki cılız, Mahmutpaşa işi menekşelere gönlüm burkuldu.

Albrecht Dürer'in yalın, soylu menekşeleri, fildişi kuleye çekilmişçesine, mavi kan taşıyormuşçasına, bizden uzak, benim etiket menekşelerime yabancıydı. Yine de gönül yakıyorlardı. Görkemlerine, soğuk güzelliklerine, kapılmamak elde değildi.
Bu güzellik apaçık eziyordu.
Ne varki ilk gözağrım, etiketin şimdi çaresiz kalakalmış menekşelerinden de asla vazgeçemiyordum. Onlar benim için hâlâ çok güzel ve anlamlıydı. Hattâ, aşk şiirlerinin, aşk mektuplarının beylik menekşelerine daha yakın, daha özdeş.

Zaten ne o mektupların, şiirlerin beylik menekşelerini küçümsedim, ne Dürer'in yüce menekşelerine tapınmaktan ürktüm. Bu ikisi bende içiçe yaşadı.

24 Nisan 2010 Cumartesi

9. Kitap : Lord Arthur Savile'in Suçu - Oscar Wilde

Elimdeki kitap Bordo Siyah Yayınları’na ait. Dört öyküden oluşuyor; Lord Arthur Saville'in Cinayeti, Canterville Hortlağı, Gizi Olmayan Sfenks ve Model Milyoner. Şıp diye bitiriyor kitap. Okurken çok eğleniyorum. Aynı öyküler, Dost Kitabevi’nin Babil Kitaplığı serisinde de yer almış. Babil Kitaplığı için minicik bir dipnot düşeyim, Jorge Luis Borges seçkisinden oluşan fantastik bir kitap dizisi. Yani usta yazarın fantastik enleri.

Öykülere gelince, Mina Urgan İngiliz Edebiyatı Tarihi Cilt:5 Onbirinci Bölüm’de incelemiş dört öyküyü. Elbette gözümün önünde olsun istiyorum.

Lord Arthur Saville'in suçu; buruk bir alaycılıkla kaleme alınmış bir kara gülmece örneğidir: Her şeyi önceden bildiği söylenen bir erkek falcı, bir toplantıda, genç Lord Arthur Saville'in el falına bakar.Heyecandan renkten renge girerek, Lord Arthur'ün günün birinde bir cinayet işleyeceğini söyler. Delikanlı ise evlenmek üzeredir. Sevdiği kızın yaşamını mahvetmemek için, bu cinayeti evlenmeden önce işlemeye karar verir. Yazarın, acımasız bir ironiyle belirttiğine göre, bu kararın tek nedeni, çok aklı başında bir genç olarak nitelediği Lord Arthur Saville'in sorumluluk duygusudur. Bu sözümona sağduyulu ve özverili genç, doğru çıkıp çıkmayacağını bile bilmediği bir falı gerçekleştirip, suçsuz bir insanı hemen öldürerek, sevdiği kadının ileride mutsuz olmasını önlemek ister. Şeker biçiminde zehirli kapsüller hazırlayarak, bunları yaşlı bir kadın akrabasına gönderir. Ama bu sevimli ihtiyar, şekerlere el sürmeden, kendiliğinden ölür. Üstelik, evini çok sevdiği Lord Arthur'e bıraktığı anlaşılır vasiyetnamesinden. Düğününü erteleyen Lord Arthur, bu kez bir din adamı olan bir erkek akrabasını, içinde bomba bulunan bir duvar saatiyle havaya uçurmaya kalkar. Çok bilgili bir teroriste yaptırdığı bombalı saat, ancak biraz duman çıkarmakla kalır.

Lord Arthur, bir gece geç vakit, şimdi kimi öldüreceğini düşünerek, Thames kıyılarında gezerken, el falına bakan adamı bir köprüde suya bakarken görür. Hemen arkasından gelip, onu suya atar ve öldürür. Böylece, falcının kendi falına kurban gitmesiyle bu öyküdeki ironi doruğa varır. Üstelik Lord Arthur cinayet işlediği için hiç acı çekmez; evlenip çoluğu çocuğuyla mutlu bir yaşam sürer.

Canterville Hortlağı ; gülmece türünün küçük bir başyapıtıdır.

Hortlak hikayelerinin nefis bir parodisi de sayabileceğimiz bu öyküde, Amerikalı bir din adamı, Hiram B. Otis, Canterville'lerin malikanesini satın alır. Lord Canterville, bu eve üç yüz yıldır musallat olan bir hortlağın, ev halkına büyük korkular verdiğini bildirir. 1584 yılında, eşini öldüren ve o günden beri ailenin başına belâ olan Sir Simon Canterville'in hortlağıdır bu. Ne var ki, Amerikalı din adamı, yeryüzünde hortlak diye bir şeyin olacağına hiç inanamaz; eğer olsaydı, Amerikalıların onu hemen satın alıp bir müzeye koyacaklarını söyler. Bu hortlak öyküsünü, İngiliz aristokrasisinin mantıkdışı bir fantezisi sayar. Gelgelelim, Bay Otis, eşi ve dört çocuğu yeni şatolarına yerleştikleri gece, Hortlak bütün marifetlerini gösterir. İnsanın kanını donduracak korkunç iniltiler çıkararak, uğursuz yeşil ışıklar saçarak, zincirlerini şakırdatarak, olanca dehşetiyle görünür aileye. Üstelik, büyük bir fırtına da çıkmıştır o sırada.

Hikayenin asıl güldürücü yanı, Amerikalıların (belki de korku duymak için gereken düşgücünden yoksun olduklarından) bu tüyler ürpertici hortlaktan hiç mi hiç korkmamalarıdır: Hortlak ne yaparsa yapsın, ne denli ürkütücü sesler çıkarırsa çıkarsın, hangi kılığa girerse girsin, Otis ailesinin kılını kıpırdatamaz. Pratik Amerikalılar, Hortlağın salonun halısının üstünde her gece yenilediği kan lekesini en son moda deterjanlarla silerler; bedenini zincirler incitmesin diye ona kremler armağan ederler. Hatta Otis'lerin yaramaz iki oğlu Hortlaktan korkmak şöyle dursun, ona çeşitli oyunlar oynarlar, Hortlağın ödünü koparmanın yolunu bulurlar. Aşağılık kompleksine kapılan Hortlak, bir alay konusu olmaya dayanamaz, derin bir bunalıma kapılır sonunda.

Erkek kardeşlerinden farklı olarak, bu zavallı Hortlağa hiç eziyet etmeyen on beş yaşındaki Virginia, bir gün Hortlağı, bir koltuğa çökmüş, hazin hazin düşünürken görür. Hortlak, melek huylu Virginia'ya içini döker: Üç yüz yıldır, mezarında rahat uyumak istiyordu; ama bu özleminin gerçekleşmesi için, Virginia gibi erdemli bir insanın, Sir Simon'un günahlarının bağışlanması için ağlaması, ruhunun selâmeti için dua etmesi gerekmektedir. Genç kız, Hortlağa öyle acır ki, istediğini yapar.

Gerçekten ölmeden önce Hortlak, bir minnet armağanı olarak Virginia'ya bir kutu dolusu mücevher verir. Amerikalı din adamı bu kutuyu, atasının görkemli cenaze törenine gelen Lord Canterville'e teslim etmek ister. Ama Lord Hazretleri, Sir Simon'un öfkelenip yeniden hortlayacağı korkusuyla, mücevherlerin Virginia'nın çeyizi olarak Otis'lerde kalması için direnir.

Gizemsiz bir Sfenks; yaşamında büyük bir giz varmış gibi davranan; Da Vinci'nin ünlü Gioconda portresindeki kadına öykünerek, gizemli gizemli gülümseyen, her zaman esrârengiz haller takınan, sözde hiç kimsenin görmemesi gereken mektuplar alan; hatta birisiyle gizlice buluşuyormuş gibi, evinin dışında bir oda kiralayan; ama aslında gizleyecek hiçbir yanı olmayan bir kadın anlatılır.

Model Milyoner; çağdaş bir peri masalı sayılabilir ve Wilde'ın çoğu masalları gibi bir ahlâk dersi vererek; eliaçık bir delikanlının nasıl ödüllendirildiğini anlatır: Bughie, meteliksiz olduğundan, sevdiği kızla evlenebilecek durumda değildir. Günün birinde, bir arkadaşının atölyesinde, ressama poz veren, paçavralar içinde yaşlı bir dilenci görür. Bu yoksul ihtiyara acır. Cebindeki tek altını ona verir. Ama o dilenci bir milyonermiş meğer; bu kılıkta poz vermesi de bir kaprisiymiş onun. Örnek milyoner, bir tek altına karşılık on bin altın gönderir yufka yürekli delikanlıya. O da sevdiği kızla evlenebilir bu sayede. Bu öykü gerçek bir olaydan kaynaklanmıştır belki de. Çünkü yaşam öyküsünde anlatıldığına göre, Baron Mayer de Rothschild, ünlü Fransız ressamı Delacroix'ya dilenci kılığında poz vermiş. O sırada atölyeye gelen bir delikanlı da bir frank sıkıştırmış sahte dilencinin eline. Ertesi gün Rothschild, on bin franklık bir çeki armağan olarak göndermiş o delikanlıya…

22 Nisan 2010 Perşembe

8.Kitap : Şeyler - Georges Perec

Altmışlı yılların bir hikayesi.

Perec’in ilk eseri. 1965 yılında yazılmış, okuduktan sonra düşünüyorum da konu edilen sorunlar, açmazlar aynı. Sistem aynı sistem. Jerôme ve Sylvie sisteme karşı durmaya çalışan, çarkın içinde olmamak için ellerinden geleni yapan gözleri zenginliğe dönük ama bir yandan zenginliği elde etmek isterken özgürlüklerini feda etmek istemeyen iki kaybolmuş birey. Öğrenimlerini yarıda kesip düzenli bir iş yaşamını ellerinin tersi ile itip anketörlük yapmak zorunda kalıyorlar fakat işlerinin sürekli olmaması beraberinde parasızlık ve güvensiz bir yaşamı da beraberinde getiriyor. Sistem ister istemez onları seçim yapmaya zorluyor. Bir nevi, “ya benden yana olur ve benim şartlarıma uygun davranır, adamakıllı bir iş bulur, takım elbiseler giyer, dış görünüşünüze önem verir, düzenli bir iş yaşamıyla birlikte düzenli bir geliri de hak edersiniz ya da ben sizi bunları seçmeye mahkum ederim.”

Kitap çatısını bunun üzerine kuruyor ve elbette Jerôme ve Sylvie'nin gördükleri eşyalara karşı sahip olma arzularından bahsediyor. Araya sıkışmış hissediyorum kendimi, nesnelerden sıyrılsak diyorum, etrafımızı kuşatan eşya ordusuyla sürüp giden bu yaşama bir dur desek? Ama bak şimdi, 2000 yılında Fındıkzade’ deki evin kömürlüğünden çekip çıkardığım Scala marka Çekoslavakya damgalı kırmızı kurşun kalemler var masamda, daha sonra sahibinden öğrendiğime göre bu kurşun kalemleri kendisi yıllar önce koymuş benim bulduğum o ahşap valizlere ve kaldırmış kömürlüğe. Karşımdaki duvarda Alper’in çektiği siyah / beyaz bir merdiven fotoğrafı, ışık çok güzel, 1997-98 yıllarında gelmiş olmalı bana. Yine karşımda kedi kafası formunda mantar bir pano ve üzerinde Oğuz’un sabah ben uyandığımda okumam için bıraktığı küçük, minik ama çok anlamlı notlar. Sağımdaki köşede duran kırmızı bir abajuru, Burak Topkapı’ dan alıp gecenin bir yarısı kapıma “al sana o çok istediğin kırmızı abajur” diyerek getirmişti. Arkamda yerde duran pofuduk yer yastıklarının hikayesinde yağmurlu bir bahar günü vardır, ansızın çalan bir kapı ve sevgili dostum Zeyna, arabayla kapımın önünden geçerken bırakmıştır onları, dipnot düşmek gerekirse o günlerde evimde üzerine oturacak koltuk bile yok, o nedenle çok kıymetlidirler. Sol yanımda annemden bana gelen kolları ahşap tek kişilik koltuk ki çocukluğum var bu koltukta ve arkamda ise kimisi benimle, kimisi bizimle ilişkili sayısız hikayeleri barındıran kitaplar… Hadi bakalım, kurtul bunlardan Çello… Yapabilir misin?

Üzerini Çekoslavakya damgalı Scala marka kırmızı kurşun kalemle boyadığım satırlara gelince…

Otuz yaşına gelmemiş insanların belli bir bağımsızlığı korumaları ve keyiflerine göre çalışmaları kabullenilse de, hatta zaman zaman serbestlikleri, açık görüşlülükleri, deneyimlerinin çeşitliği ya da “çok yönlülük” diye adlandırılan nitelikleri takdir edilse de, otuz yaş dönemecini bir döndüler mi çok çelişkili bir davranışla, müstakbel işbirlikçilerden her birinin kesin bir istikrarlılık göstermesi, kesinlikle dakiklik, disiplin, ciddiyet ve sadakat duygusuna sahip olması şart koşulur. İşverenler, özellikle reklam dünyasındakiler, otuz beş yaşını geçmiş kişileri işe almamaktan başka, otuz yaşında hiçbir yere bağlanmamış bir kişiye güven duymakta da tereddüt ederler. (s.44)

Otuz yaşındaki insan artık bir yerlere gelmiş olmalıdır, yoksa hiçbir şey değildir. Bir yer edinmediyse, bir kovuk açmadıysa, anahtarları, bürosu, tabelası yoksa hiçbir yere gelmiş sayılmaz. (s.45)

Önce para kazanmayı seçen, gerçek tasarılarını zengin olacakları zamana, daha ileriye saklayan insanlar pek haksız sayılmaz. Yaşamaktan başka bir şey istemeyenler ve en büyük özgürlüğe yaşam adını verenler, salt mutluluk peşinde, arzularını ya da güdülerini doyurma, yeryüzünün sınırsız zenginliklerinden hemen yararlanma peşinde koşanlar bu gibiler, her zaman mutsuz olacaktır. Kendileri için bu tür ikilem olmayan, ya da bununla pek az karşılaşan bireylerin bulunduğunu kabul ediyorlardı, bu gibiler ya çok yoksuldular ve biraz daha iyi yemekten, biraz daha iyi barınaktan, biraz daha az çalışmaktan başka istekleri yoktu; ya da baştan böyle bir ayrımın önemini hatta anlamını kavrayamayacak kadar zengindiler. Ama günümüzde ve ortamımızda, giderek daha çok sayıda insan ne çok zengin, ne de çok yoksul durumda: zenginlik düşleri görebiliyorlar ve zenginleşebilirler: işte mutsuzlukları da bu noktada başlıyor. (s.47)

18 Nisan 2010 Pazar

7. Kitap : Kılavuz - Bilge Karasu

Herkesin var mıdır putlaştırmadan ve kendisini fanatik sınıfına koymadan sevebildiği yazarlar, vardır elbet. Onun yazdıkları sanki kendi yolunu ama aynı zamanda yolumuzu da bulmamız için bırakılmış ekmek parçaları gibi. Yaşadıklarının izdüşümleri, sağlaması ve ayna-kağıttan bize yansıyanlar bir nevi.

Bilge karasu ilkokul önlüğümün cebine sakladığım ve bitmesini hiç istemediğim rengarenk kuş lokumları gibi. Okuma serüvenimde çok geniş bir paragraf. Denizden babam çıksa yerim misali, kaleminden ne çıksa okurum, okumak isterim.

İşte yazdıklarını kuş lokumlarım gibi azar azar, özleyerek, tadımlık ve okul bahçesinde dolanırken ders zili çalana kadar yalnız geçirdiğim teneffüs anlarımdaki gibi tüketiyorum.

Entelektüel diyebileceğim ziyaretçilerinin olduğu bir kafede çalışırken bir müşteri elindeki Proust kitabını gösterip her yıl sadece bir Proust okuyorum demişti. Fazlası yok, ne onu okumadan geçirilen bir yıl, ne de ondan bir fazla kitap. Azar azar soluklanıp ciğerlerini dinlendire dinlendire okunanlardan olmak her yazara kısmet olmaz sanırım. O okur için Proust ne ise benim için Bilge Karasu o, en azından şimdilik. İlk kim tanıştırmış beni kendisiyle diye hafızamı zorladığımda üniversite yıllarımdan Zeyna çıkıyor karşıma, onun da çok severek okuduğunu iyi biliyorum, dili katman katman olan bu adamı anadilimden okuduğum için kendimi çok şanslı görüyorum.
Anlatmak istediğim Bilge Karasu değildi aslında, konumuz Kılavuz. Bu kitap bir zamanlar kitaplığımızda vardı, kim bilir kim ödünç aldı da getirmedi demek, Aylak Kedi’nin okuduğunu ve evdekinin de kaybolduğunu fark edince sipariş listeme bu kitabı da eklemiştim. Şimdi şöyle rezil ama gerekli bir huyum var artık, verdiğim ve geri gelmeyen kitaplarımı yeniden toplamaya başladım, artık kitap vermiyorum yani akıllandım, verdiklerim ve geri gelmeyenler içinse bir nevi cüzdanımı cezalandırıyorum, oh olsun bana. Velhasıl Kılavuz geldi ama kaybolan kitap ile gelen kitap arasında fark var, kapak tasarımı. Şimdiki kitap üzerinde kedi ve baykuş’u görünce çok da mutlu oldum. Bir gün Geveze Baykuş ile telefonla konuşurken ve o bana yeni iş heyecanını anlatadururken biliyor musun dedim, Bilge Karasu’nun kitap kapağında sen ve ben varız. (Bir de yarasa var ama onu çıkaramadım) Tamam dedi, ilk fırsatta alıyorum, ilk görüşmemizde de değiş tokuş yaparız. Geveze o akşam almış kitabı. Kitap bitince benim gibi onun da kafası karışmış. Kılavuz’u anlatmaya çalışmak için önce onun evrenine geçiş yapmak gerek, başarabilir miyim bilmiyorum, Aylak kedim şurada anlatmaya çalışmış, Ben nasıl yapabilirim bilmiyorum.

İlk Bölüm bir yanıyla kurmaca ama diğer yanıyla değil. Uğur’un düşleri, düşle gerçek arasında görünmeyen köprüler, görünmeyen köprülerin rüzgarda sallanan görünen ışıkları, gerçeğin bilmecesi derken ilk bölüm bitiyor, geriliyorum. Uğur, ihsan, Yılmaz ve Mümtaz Bey ile tanışıyorum. Uğur ve İhsan yakınlaşıyor. Evin içindeki kedinin adını henüz bilmiyorum.

İkinci bölümde kartlar açılıyor. Düşünceler yavaş yavaş seriliyor ortaya. Ortada bir oyun var ama yine de tam çözemiyorum. Uğur günce tutuyor. Günceyi Mümtaz Bey ve İhsan ile paylaşıyor. Evdeki kedinin adı Gümüş.

Mümtaz Bey’in Uğur’un güncesine yorumu;
Gerçek bir günce yerine, yani olan bitenin o an için taşıdığı önemi beli edeceğin, unutulmaması için kaydedeceğin bir günce yerine, sanki sonraları yazacağın bir şeylere yarasın diye tutmuşsun bu notları... Erteleyen, ‘eşref saat’ bekleyen kişilerden misin acaba? Ne dersin?

Mümtaz Bey’in yorumu karşısında Uğur’un iç sesi;
Bu adamda tuhaf bir kafa var. Bir gözlemden yola çıkıyor, karşısındakinin temel bir özelliğine konuyor bir sıçrayışta. Bu falcılık her zaman başarılı oluyor mu bilemem ama şimdiye dek üç kez yaptı bu işi, üçünde de beni gürül gürül okudu.

İkinci bölümde kartlar açılıyor belki ama yığınla soruyu da beraberinde getiriyor.
İhsan ile Uğur küçük evde ne konuştular? Konuşulanlara dair üç küçük notu Uğur’un sakladığı yerden bulup kim okudu? Mümtaz Bey neden Uğur’a “ Bana neden bu kadar güveniyorsun?” sorusunu yöneltti? Uğur neden bu kadar değişmek istiyor? Kasette ne var? Yılmaz Bey’in sağ eline ne oldu?

Turunçlu’dan üç adım ötede, denizden üç metre yukarıda, yaşlıca, dimdik, alımlı bir kadının işlettiği küçük bir kahvede üçü, gülkurusu buzlucamdan ve yetmişbeş yıllık olan yayvan kupalardan dondurma yiyorlar ve turunçlu kurabiye ikram ediliyor gecenin sonuna doğru. Tam
burada en önemli soruyor İhsan ”İnsanların, mutlu oldukları için bu mutluluğun içindeyken canlarına kıydıkları olur mu?”

Yılmaz Bey çıktığı yolculuktan Uğur’a Goya’nın bir resmini hediye ediyor. El sueño de la razón produce monstruos. Türkçesi "Usun uykuya dalması canavarlar yaratır."
Üçüncü Bölüm final ama aslında değil, benim içimde bir yolculuğa çıkıyor. Evirip çevirmem için. Soru sormayı bırakıyorum. Nasılsa İhsan ile Yılmaz Bey’in arasındaki ciddi ilişkiyi çözemeyeceğim, Yılmaz Bey kapris mi yapıyor anlayamayacağım, İhsan yaraları sarıldığında ve toparladığında hangi araştırmanın içine dahil olacak bilemeyeceğim, bildiğim iki erkeğin ilişkisine, duygusallığına ilk kez bu kadar yakından baktığım…

Kırmızıya boyadığım satırlar ;

Kişilere, nesnelere, kendine bağlanırsın; bir gün bunlardan koparsın da. Gerekeni yapmadığını düşündüğünde haklısındır, değilsindir, bilinmez ama, o anda, kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken –ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak istediğinden ileri geliyor da olabilir. Senin sözündü:’İkimizle ilişkili kararlarını kendi kendine veren bir sevgili karşısında,’ öyleydi, değil mi?, ‘çekilmekten başka çıkar yol bulamadım.’ Kırıldığın, gücendiğin için yaptığını sanmış olabilirsin bunu. Bana sorarsan kendini savunuyordun, daha çok acıyı daha çok duymamak için; sevgiyi kendi elinle azaltmağa, koparıp yolmağa kalkıyordun… Bir şeyleri silerek bir geçmişin yükünü yeğnileştirmek, azaltmak… O ölçüde kim bilir, geleceğini biraz olsun özgürleştirmek… Öyle kopuşlar güçtür, izi kalır; kopmağa kalkmak kendini de parçalamaktır. Bir yanıyla…(s. 48)

Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri.
Buna karşılık, karşısındakini tanımak isteyen, karşılıklılık gözeterek biribirilerini biribirilerine açan, veren insanların yakınlıkları, destek görmelidir; hiç değilse, benden…
Bir de pattadak çıkagelenler vardır, senden istediğini senin rızanla alan, seni kendine bağlamasını başaranlar vardır… Günün birinde geldikleri gibi giderler… Tabiî, bu durumda, ilk öbektekiler gibi davranmış olurlar: Yağma bitmiştir… Ya da sen onlara, kabul etmek istemedikleri bir ölçüde bağlandığın için. Yani ‘başkası yağmalanır ama ben, başkasının kullanabileceği bir toprak değilim,’ türünden bir tutum… Senden uzaklaşırken senin ne düşündüğünü hiç merak etmezler… (s. 88)

16 Nisan 2010 Cuma

Heyecan : Block ve Amado için

Bugün aslında hiç niyetim yokken, tuttum aşağıdaki kitapların siparişlerini verdim, Lawrence Block ile tanışmam 2000 yılına dayanır ama evdeki kitaplıkta tek bir kitabı yok. İşte yakında İdefix ile bana gelecek olan kitapların listesi.

İçlerinde Lawrence Block olmayan, tek bir kitap var merakla tanışmayı beklediğim. Bakalım gelsinler, daha sonra detaylı anlatacağım.

Bir Bernie Rhodenbarr Polisiyesi

Dolaptaki Hırsız
Kipling'den Alıntı Yapmayı Seven Hırsız
Polisiye Romanlar Okuyan Hırsız

Bir Matthew Scudder Polisiyesi

Kutsal Bar Kapandığında
Buzkıracağı Cinayetleri
Ölümün Ortasında
Mezbahada Dans
Bıçak Sırtı
Bir Dizi Ölü Adam
Kötüler Bile

Kırlangıç ile Tekir Kedi – Büyükler için fantastik bir aşk Öyküsü / Jorge Amado (Seni çok merak ediyorum)

15 Nisan 2010 Perşembe

6. Kitap : Kadınlar Okulu - Andre Gide


Eveline'in güncesi. İki bölümden oluşuyor. İlk bölüm ile ikinci bölüm arasında kocaman bir 20 yıl var yaşanan. İlk bölüm aşka övgü, ikinci bölüm ayrılık çabası. Aradaki 20 yıl, gerçeklerle yüzleşme olmalı. Biz bilmiyoruz.
Biz mi değişiriz yaşam akıp giderken, sevdiğimiz mi değişir, kimse değişmez de gözler mi açılır faltaşı gibi koskocaman, bilemedim.

6 Nisan 2010 Salı

Andre Gide ile başladı gün

Katre-i Matem, alışık olmadığım bir dil. Çok keyifle ilerliyorum ama ağır ağır.

Bugün yağmur var. Evden çıkarken Andre Gide gelmek istiyor benle. Hiç itiraz etmeden sırt çantama atıyorum Kadınlar Okulu'nu. Yazarın daha önce başka bir kitabını okumuşluğum yok- belki de çok yazık, bilmiyorum- Gide ile tanışmak için çantamdaki doğru bir kitap mıdır bilmiyorum.

Kuruluyorum terasa. Açıyorum kitabımı. Kadınlar Okulu'nun kapısından içeri giriyorum.

7 Kasım 1894

Kısacası, sana rastlamadan önce yaşamıma bir amaç aradığımı söylüyordum. Şimdi sen, amacım, işim, hatta yaşamımsın ve senden başka bir şey aramıyorum. Senin ruhun ve varlığın sayesinde kendim için en iyi şeyi elde edebileceğimi, bana yol göstereceğini, beni iyiye, güzele ve Tanrı'ya götürebileceğini biliyorum. Bu nedenle babamın karşı görüşünü tersine çevirmemde bana yardım etmesi için Tanrı'ya yalvarıyorum.

Robert'ın asıl sevdiğim yönü, kendisine karşı hoşgörülü davranmayışı ve ihtiyaçlarına karşı, zorunlu olduğu şeyleri gözden kaçırmayışıdır.

"İnsan ihtiyarlamış bir çocuktur" dedi ve bunu söylerken başını dizlerime koydu; çünkü ayaklarımın dibine oturmuştu.

Bu hatıra defterine yazacak bir şey bulmayı beceremeyeceğimi söylediğim zaman gülümsemiştin. İşin gerçeği, aşağı yukarı dört sayfa doldurdum. Onları bir kere daha okumamak için kendimi oldukça zorluyorum; ama okursam eğer, bu sefer de yırtmamak için zorlanacağım. Beni şaşırtan da daha şimdiden bu yazılardan zevk duymaya başlayışımdır.