Dördüncü Masal - Korkusuz Kirpiye Övgü'den bir bölüm (Sayfa 63)
Göçmüş Kediler Bahçesi - Bilge Karasu
Yola düştüğümde dayanamadım. Bir daha ne zaman bulurdum bu fırsatı? Nitekim, sonradan anladım, gezinin böylesinin tadı çıkıyor. Bir yanda, bıraktıklarının acısı var içinde; öte yanda, yanlarına dönmek gerekliğini için burula burula duyduğun kirpiler var. Hepsinin ötesinde ise, yol, enginlik, dünya... Vaktini harcamıyorsun, her anını doldurmağa bakıyorsun, bir yandan da, dolaşık yollardan da olsa, evine dönüyorsun... Neyse, fırsat diyordum... Anamla babamı bir daha göremeyeceğimi biliyordum artık. Onlarda kaldığım üç gün üç gece, korkudan uyuyamamıştım, çıkıp biraz olsun hava alamamıştım. Dışarısı dünyanın en tehlikeli yeri olmuştu. Kedilerden, köpeklerden, belki de, belki değil, muhakkak, insanlardan biri, günün birinde onların farkına varacak, onları yakalayıp parçalayacak. Ya yiyecek, ya da toprakların içine atıp evden aldıracak. Bunlar olmasa bile, bu korku içinde yaşaya yaşaya, yorgun yürekleri duruverecek. Onları sağ bulamazdım, bir daha gitmeğe kalksam da...
Biraz dolanmadan eve dönmemeğe karar verdim. Zaten yola çıktığım gece, yani yuvamdan çıktığım gece, arkadaki arsalara vuracağıma, öndeki caddeye çıkmıştım. Yolumu böylelikle, bir yarım gece kadar uzatmıştım. Ay doğmadan anamın yuvasına varmam gerekirken, gün ışırken varmıştım da gözlerimden doğru yüreğime ağrılar saplanmağa başlamıştı. Anamın yuvasının yakınlarında ne büyük tehlikeler atlattığımın farkında değildim ama onlar, yürekleri ağızlarına gelerek, sevdiler beni, ağlaştılar durdular. İnsanlar vardı yolda, bir görünüp bir yiten arabalar vardı, gözlerimi kamaştırıp aklımı başımdan alan ışıklar, gürültüler vardı. Epey dolaştımdı bu caddede; sonunda, buranın bana göre olmadığını anladığım için, gene ağaçların, çalıların, çitlerin dibinden gittimdi annemlere. Ama aynı yoldan, hele aynı caddeden dönmek istemedim. Hem o büyük caddeden ürktüğüm için, hem de başka yerler görmek istediğim için. Ancak, tehlike gerçekten nerededir, kirpi bilemiyor. Olduğunu sandığın yerde başına bir şey gekmiyor da, anamın yuvası diye gittiğin yerin dolayları, kirpileri öldürmek için sıra bekleyen yaratıklarla kaynıyor. Başka sokaklardan gidecek, düşmanlarımın hepsini teker teker görüp tanıyacaktım. Saldırır, öldürürlerse, dönemezdim aranıza. Siz de artık başınızın çaresine bakardınız. Tehlikenin üstüne üstüne gidecek değildim, tabii... Sakınacaktım. Yalnız, ölümle karşılaştığım yerde kendimi savunacak, gerekirse, çarpışacaktım.
Biz kirpiler için bu dünyada yaşamak pek güç. Başkaları için çok daha kolay olsa gerek. Köpeklerin, kedilerin bundan yana bir sıkıntıları yoktur ki! Kim saldırabilir onlara? Kimden kaçamazlar ki! Neyse, gene de bilemeyiz biz kirpiler böyle şeyleri...
Ne yalan söyleyeyim? Dedemin anlattığı masalların birinde "deniz" diye bir şey vardı. Su gibi bir şeymiş, karaların bittiği yerde başlarmış. Dünyanın ucuymuş. Dedem de görmemişti ya, dedesinden, dedesinin dedesinden kalma masallardan bilirmiş o da. Hani dedim, gider gider de bu dünyanın ucuna varır denizi görür müydüm? Çılgınlıktı bu tabii. Kimsenin görmediği şeyi ben nereden görecektim. Hem buralarda olsa, gezgincilerden işitilirdi. Çılgınlık ya, umut bu... Tabii, öyle bir şeye rastlamadım. Rastlamağı düşünmekten de vazgeçtim. Ben de torunlarıma anlatırım dedemden işittiğimi söyleyerek. Ola ki onlardan biri, onların torunlarından biri, göre onu, günün birinde, oralara ulaşa. Bilinmez...
Neyse uzatmayayım. Arabalar bir görünüp bir yitiyordu dedim ya... Onlara yaklaşmaktan sakınmalı, onu anladım. Onlara karşı hiçbir şey yapılamaz. Arabaların az olduğu sokaklardan gittim. Bir duvarın dibinde üç insan beni köşeye sıkıştırdı. Dikenliyim ben de, bütün kirpiler gibi. Tortop oldum, dikenlerimi kabarttım. Bu insanlar çok mu iriydi ne, dikenlerimden çekinmediler. Bir sopa ile sırt üstü devirdiler beni, kaçtım, gene aynı şeyi yaptılar. Ağızları küçük onların, hem de pek yukarılarda kalıyor. Beni nasıl yiyeceklerdi, anlayamadım. Anamın anlattıkları geldi aklıma. Parçalayıp bırakırlar mıydı? Üç kişiydiler hem. Koca koca üç gövde benim neyimle doyardı? Ya yemeğe kalkarlar ama kendi aralarında kavga ederler, ben de o sırada kaçarım dedim, ya da öldürür bırakırlar. O zaman da bu iş biter... Ama durup durup dürtüyorlardı beni. Başka bir şey yapmıyorlardı. Dikenlerim belki de bir işe yarıyor gene de, diye düşünmeğe başladım. Şaşırdım kaldım. Sonra bir takım bağrışmalar oldu. Beni sıkıştıranlar uzaklaştı. Adamın biri vardı karşımda, o bağırmıştı anlaşılan. Öbürleri korkmuş olacak ki kaçtılar. "Tamam," diye düşündüm, "bu yiyecek beni." Onlar kavga etsin diye bekliyordum, bir başkası çıkmıştı ortaya. Hem bunun ağzı bana çok daha yakındı. Sırtüstü çevirip bırakmıştı beni ötekiler. Debeleniyordum. Ölü gibi yatsam adam beni yemekten vazgeçer miydi ki? Bunlar diri mi yiyorlar, ölü mü yiyorlar, nasıl bileyim? Hem yalnız öldürüp bırakanlardansa bu da... Öbürlerini kaçırdığına göre, çok güçlü olmalıydı bu adam. Bekledim. Yüreğim ağzımda. Yerinden kımıldamadı. Ansızın atılacaktı üzerime, besbelli, hız alıyor, hazırlanıyordu. Can korkusuyla kendimi yana attım, yuvarlandım, kaçtım.
Neden sonra durdum, düşündüm. Bu adam bana hemen saldırmamıştı ya, yiyemeyeceğinden değil. O halde kirpi sevmiyordu. Kirpi sevmediği için de öbürlerinin beni yemesini istememişti. Hani ben, öldürseler solucan yemem, size de yedirmem ya, onun gibi...
Daha sonra, çok dolaştım ama insanlardan kaçtım doğrusu. Onların hepsi kirpileri öldürmüyor, burası anlaşıldı. Kirpi sevmeyeni de var aralarında. Diyeceğim, kirpi düşmanı değiller hepsi. Ama hangisi öyle, hangisi değil, nasıl kestirilir?
Dikenliyim, yaradılışım öyle. Yanıma yaklaşıldı mı tortop olurum. Bu yanıma yaklaşanlar, ister köpek, ister kedi, ister insan olsun... Bir kez, insanlara akıl erdiremiyorum. Cırnakları gözükmüyor, yok belki de. Sonra öbürlerinden çok daha ağır kanlılar. Ama bu yüzden de ne yapacaklarını hiç mi hiç kestiremiyor, apışıp kalıyorum karşılarında. Onların başka yerlerinde bir gücü, bir savutu, ya da bir dikenleri var ama ben yerini çıkaramadım... Yanıma yaklaşılınca tortop olur, dikenlerimi kabartırım diyebiliyorum ancak; tek bildiğim, kesinlikle bildiğim, bu. Biz kirpiler böyleyiz. Böyle doğar, böyle ölürüz. Ömrümüz uzun olursa, öğrene öğrene, dikenlerimizi kabartmakta gecikmemeği öğreniyoruz galiba. Dikenleri kabartmadan beklemek gerektiğini, gelenin dost mu düşman mı olduğunu anlamadan dikenlerini kabartmanın eski kafalılık sayılması gerektiğini söyleyen bir komşumuz vardı burada, unutmamışsınızdır. Ben de inanmağa başlamıştım dediklerine. İşin tuhafı inanıyorum da hala. Geçen kışın başında o canavarın dişleri arasından sarkan kanlı ölüsü, düşüncesinin yanlışlığını göstermez bana kalırsa. Dikenlerini çıkarmakta gereğinden çok gecikmiş olabilir, vaktini iyi ayarlamamış olabilir; hem canavar, zaten biliyorsunuz, tanıdığımız yaratıkların hiçbirine benzemiyordu, dışarıdan gelmiş olacak, çünkü bir daha görmedik, ne onu, ne benzerini... O canavar diyordum, bildiğimiz her türlü düşmandan daha kurnaz, ya da daha yırtıcıydı belki. Hazır durmalıyız biz kirpiler, ama bu komşumuzun sözlerine de kulak vermeli, bütün dünyayı düşmanımız bellemekten vazgeçmeliyiz artık. Dostlarımız var mı, bilmiyoruz. Niye? Merak bile etmedik de ondan. Kim yaklaştıysa yanımıza... Söyledim zaten... Bu önemli soruya karşılık verecek durumda değilim şu anda. Ama bildiğim bir şey var: Korkumuzu azaltmalıyız. Azaltmak için de dolaşıp gezmeli, gerçek tehlikelerle karşılaşıp bu tehlikelerden kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Yola çıkarken, yalnız düşmanla karşılaşacağımı düşünüyordum, dostlar da çıktı karşıma. Dostu tanımak için gerekli vakti her zaman bulabilir miyiz? Ben de biliyorum: Yok o kadar vaktimiz. Ama bir sokak boyunca gittik bir köpekle. Önce geldi kokladı, dikenlerim burnuna battı. Durdu. Başımı uzattım, baktım. Saldırmadı. Yürüdüm, yürüdü. Sonra koştu, gelmemi bekledi. Aynı şeyi bir kedi ile yaptık sonra. Onunla yarım sokak boyunca gittik. Diyeceğim, ille de saldırmaları diye bir şey yok. Düşmanlara meydan okuyarak çıktığım yolda, arkadaş da bulunabileceğini öğrendim. Bütün iş vaktin ayarlanması...
bilge karasu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilge karasu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Haziran 2011 Pazar
18 Nisan 2010 Pazar
7. Kitap : Kılavuz - Bilge Karasu

Herkesin var mıdır putlaştırmadan ve kendisini fanatik sınıfına koymadan sevebildiği yazarlar, vardır elbet. Onun yazdıkları sanki kendi yolunu ama aynı zamanda yolumuzu da bulmamız için bırakılmış ekmek parçaları gibi. Yaşadıklarının izdüşümleri, sağlaması ve ayna-kağıttan bize yansıyanlar bir nevi.
Bilge karasu ilkokul önlüğümün cebine sakladığım ve bitmesini hiç istemediğim rengarenk kuş lokumları gibi. Okuma serüvenimde çok geniş bir paragraf. Denizden babam çıksa yerim misali, kaleminden ne çıksa okurum, okumak isterim.
İşte yazdıklarını kuş lokumlarım gibi azar azar, özleyerek, tadımlık ve okul bahçesinde dolanırken ders zili çalana kadar yalnız geçirdiğim teneffüs anlarımdaki gibi tüketiyorum.
Entelektüel diyebileceğim ziyaretçilerinin olduğu bir kafede çalışırken bir müşteri elindeki Proust kitabını gösterip her yıl sadece bir Proust okuyorum demişti. Fazlası yok, ne onu okumadan geçirilen bir yıl, ne de ondan bir fazla kitap. Azar azar soluklanıp ciğerlerini dinlendire dinlendire okunanlardan olmak her yazara kısmet olmaz sanırım. O okur için Proust ne ise benim için Bilge Karasu o, en azından şimdilik. İlk kim tanıştırmış beni kendisiyle diye hafızamı zorladığımda üniversite yıllarımdan Zeyna çıkıyor karşıma, onun da çok severek okuduğunu iyi biliyorum, dili katman katman olan bu adamı anadilimden okuduğum için kendimi çok şanslı görüyorum.
Bilge karasu ilkokul önlüğümün cebine sakladığım ve bitmesini hiç istemediğim rengarenk kuş lokumları gibi. Okuma serüvenimde çok geniş bir paragraf. Denizden babam çıksa yerim misali, kaleminden ne çıksa okurum, okumak isterim.
İşte yazdıklarını kuş lokumlarım gibi azar azar, özleyerek, tadımlık ve okul bahçesinde dolanırken ders zili çalana kadar yalnız geçirdiğim teneffüs anlarımdaki gibi tüketiyorum.
Entelektüel diyebileceğim ziyaretçilerinin olduğu bir kafede çalışırken bir müşteri elindeki Proust kitabını gösterip her yıl sadece bir Proust okuyorum demişti. Fazlası yok, ne onu okumadan geçirilen bir yıl, ne de ondan bir fazla kitap. Azar azar soluklanıp ciğerlerini dinlendire dinlendire okunanlardan olmak her yazara kısmet olmaz sanırım. O okur için Proust ne ise benim için Bilge Karasu o, en azından şimdilik. İlk kim tanıştırmış beni kendisiyle diye hafızamı zorladığımda üniversite yıllarımdan Zeyna çıkıyor karşıma, onun da çok severek okuduğunu iyi biliyorum, dili katman katman olan bu adamı anadilimden okuduğum için kendimi çok şanslı görüyorum.

İlk Bölüm bir yanıyla kurmaca ama diğer yanıyla değil. Uğur’un düşleri, düşle gerçek arasında görünmeyen köprüler, görünmeyen köprülerin rüzgarda sallanan görünen ışıkları, gerçeğin bilmecesi derken ilk bölüm bitiyor, geriliyorum. Uğur, ihsan, Yılmaz ve Mümtaz Bey ile tanışıyorum. Uğur ve İhsan yakınlaşıyor. Evin içindeki kedinin adını henüz bilmiyorum.
İkinci bölümde kartlar açılıyor. Düşünceler yavaş yavaş seriliyor ortaya. Ortada bir oyun var ama yine de tam çözemiyorum. Uğur günce tutuyor. Günceyi Mümtaz Bey ve İhsan ile paylaşıyor. Evdeki kedinin adı Gümüş.
Mümtaz Bey’in Uğur’un güncesine yorumu;
Gerçek bir günce yerine, yani olan bitenin o an için taşıdığı önemi beli edeceğin, unutulmaması için kaydedeceğin bir günce yerine, sanki sonraları yazacağın bir şeylere yarasın diye tutmuşsun bu notları... Erteleyen, ‘eşref saat’ bekleyen kişilerden misin acaba? Ne dersin?
Mümtaz Bey’in yorumu karşısında Uğur’un iç sesi;
Bu adamda tuhaf bir kafa var. Bir gözlemden yola çıkıyor, karşısındakinin temel bir özelliğine konuyor bir sıçrayışta. Bu falcılık her zaman başarılı oluyor mu bilemem ama şimdiye dek üç kez yaptı bu işi, üçünde de beni gürül gürül okudu.
İkinci bölümde kartlar açılıyor belki ama yığınla soruyu da beraberinde getiriyor.
İhsan ile Uğur küçük evde ne konuştular? Konuşulanlara dair üç küçük notu Uğur’un sakladığı yerden bulup kim okudu? Mümtaz Bey neden Uğur’a “ Bana neden bu kadar güveniyorsun?” sorusunu yöneltti? Uğur neden bu kadar değişmek istiyor? Kasette ne var? Yılmaz Bey’in sağ eline ne oldu?
Turunçlu’dan üç adım ötede, denizden üç metre yukarıda, yaşlıca, dimdik, alımlı bir kadının işlettiği küçük bir kahvede üçü, gülkurusu buzlucamdan ve yetmişbeş yıllık olan yayvan kupalardan dondurma yiyorlar ve turunçlu kurabiye ikram ediliyor gecenin sonuna doğru. Tam
burada en önemli soruyor İhsan ”İnsanların, mutlu oldukları için bu mutluluğun içindeyken canlarına kıydıkları olur mu?”
Yılmaz Bey çıktığı yolculuktan Uğur’a Goya’nın bir resmini hediye ediyor. El sueño de la razón produce monstruos. Türkçesi "Usun uykuya dalması canavarlar yaratır."
Yılmaz Bey çıktığı yolculuktan Uğur’a Goya’nın bir resmini hediye ediyor. El sueño de la razón produce monstruos. Türkçesi "Usun uykuya dalması canavarlar yaratır."

Kırmızıya boyadığım satırlar ;
Kişilere, nesnelere, kendine bağlanırsın; bir gün bunlardan koparsın da. Gerekeni yapmadığını düşündüğünde haklısındır, değilsindir, bilinmez ama, o anda, kopmuşluğunu yaşıyorsundur belki. Kopmuşluk, ölüm de demektir. Bir ölümü yaşarken –ya da, beklerken- bağını öldürmen, duyacağın acıyı azaltmak istediğinden ileri geliyor da olabilir. Senin sözündü:’İkimizle ilişkili kararlarını kendi kendine veren bir sevgili karşısında,’ öyleydi, değil mi?, ‘çekilmekten başka çıkar yol bulamadım.’ Kırıldığın, gücendiğin için yaptığını sanmış olabilirsin bunu. Bana sorarsan kendini savunuyordun, daha çok acıyı daha çok duymamak için; sevgiyi kendi elinle azaltmağa, koparıp yolmağa kalkıyordun… Bir şeyleri silerek bir geçmişin yükünü yeğnileştirmek, azaltmak… O ölçüde kim bilir, geleceğini biraz olsun özgürleştirmek… Öyle kopuşlar güçtür, izi kalır; kopmağa kalkmak kendini de parçalamaktır. Bir yanıyla…(s. 48)
Arkadaşlıklarda, dostluklarda, sevgilerde karşısındakini ele geçirilecek bir ülke gibi görenler vardır. Tedirgin eder beni böyleleri.
Buna karşılık, karşısındakini tanımak isteyen, karşılıklılık gözeterek biribirilerini biribirilerine açan, veren insanların yakınlıkları, destek görmelidir; hiç değilse, benden…
Bir de pattadak çıkagelenler vardır, senden istediğini senin rızanla alan, seni kendine bağlamasını başaranlar vardır… Günün birinde geldikleri gibi giderler… Tabiî, bu durumda, ilk öbektekiler gibi davranmış olurlar: Yağma bitmiştir… Ya da sen onlara, kabul etmek istemedikleri bir ölçüde bağlandığın için. Yani ‘başkası yağmalanır ama ben, başkasının kullanabileceği bir toprak değilim,’ türünden bir tutum… Senden uzaklaşırken senin ne düşündüğünü hiç merak etmezler… (s. 88)
patibaskısı
bilge karasu,
kitap
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)