Kimi sayfalarda "yazmaya ara veriyorum" ya da "buraya kadarmış" içerikli postlara denk geliyordum. Sessizliğe karışıp kaybolmuş nice günlük var halihazırda. Amacım onlardan birine dönüşmek değildi. Planlı, programlı bir sessizlik hedeflememiştim. Öyle olsaydı giderken en azından bir beşlik çakar öyle giderdim. Sonuçta sürekli yazarak her güne bir post döşemek zorunda değildim, burası benimdi. İster yazar ister susardım. Nasılsa canım isteyince yeniden yazmaya başlardım. Bunun için kendime zaman tanıdım.
Gelen maillerden sonra en azından buraya bir iz koymanın zamanı geldiğinin iyiden iyiye farkına vardım.
O uzun sessizliklerden sonra başlamak da ne zor. En azından şunu söyleyeyim, sağlıklıyız. Pirinç gittikçe gençleşiyor misal. Yaşını başını almış bir kedi gibi köşesine çekilip etrafı süzen bir prensesten çok zıpır gencecik bir çıtır kıvamında. Keyfi yerinde.
Oğuzum kimi zaman çok çalışmaktan kimi zaman benle uğraşmaktan eh evet yorgun ama bezgin değil.
Ben, akşam olup üçlü kanepemizde battaniyemiz, solumda Oğuz, sağımda Pirinç, kimi zaman My name is Earl, House, Fringe, Californication filan izlerken evet kesinlikle dinleniyorum. Neredeyse hiç okumuyorum. Ne kitap, ne gazete, ne blog... Haberlere ara sıra bakıyorum, Başbuğ'un tutuklandığını, Uludere olayını, İran ve Usa arasında Hürmüz krizi yaşandığını filan biliyorum, o kadar da değil:)
İşte böyle günlük. Pek çok şey yaşanmıştır mutlaka, kah çok sevinmişimdir, kah pek üzülmüş endişe denizlerinde derinlere dalıp gitmişimdir, kah günü sıradan kapatmışımdır, öyle ya da böyledir. Ama ben buralardayımdır, bilesin. Çenesi tutuk da olsa neticede bir kediyim. Öyleyim.
9 Ocak 2012 Pazartesi
4 Kasım 2011 Cuma
Ah panik yapma lütfen... Buradayım.
Sevgili Gks meraklanmış, Ali Bey desen o da öyle. Neredeyim merak içindeler. Şöyle söyleyeyim, iyiyim. Tam bir kış keyfi içindeyim. Aksayan şeyler de var elbet, mesela merkezi ısınma sistemimizdeki köklü değişiklikler hayatımızı bir odaya endeksledi. Elektrikli bir sobamız var, doğalgaz bağlanana kadar onun gözünün içine bakıyoruz. Pirinç yavrum battaniyelerin arasında sürekli.
Bu arada abim iyi. Bir başka nöbeti olmadı. İlaca devam. Ben psikolog ile görüşmelere devam ediyorum. Sanki pek bir şey değişmedi henüz. Farkında değilim. Ama görüşmelerden keyifli ayrılıyorum.
Bu arada sigara ile aramıza koymak istediğimiz mesafeyi nihayet bugünlerde başarabildik. Ben çok kararlıyım. Tüm yoksunluk nöbetlerini şimdiye kadar başarı ile kışkışladım. Ben bile bu kadar uzun zamandır nikotinsiz kaldığıma şaşırıyorum. Kendisi ile 95 yılından bu yana olan birlikteliğimize ilk ciddi darbe oldu bu. Önceleri denemeler var ama bu kadar başarılı olanı yoktu. Keyifliyim.
Öyle tatsız şeyler yok hayatımızda. Akşamları sığındığımız çalışma odamız, kitaplarımız (ben Karamazov Kardeşler'e devam ediyorum, Oğuz Adalet Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak kitabına başladı bayıldı) elbette sobanın yanında Pirinç, ah o küçük odada kurutmaya çalıştığımız çamaşırlarımız, çalışma masasında kendisine yer bulmuş elektrikli çaydanlığımız, kendi elceğizlerimle yaptığım kurabiyelerimiz, camda buhar, içimizde sevinç...
Bu arada abim iyi. Bir başka nöbeti olmadı. İlaca devam. Ben psikolog ile görüşmelere devam ediyorum. Sanki pek bir şey değişmedi henüz. Farkında değilim. Ama görüşmelerden keyifli ayrılıyorum.
Bu arada sigara ile aramıza koymak istediğimiz mesafeyi nihayet bugünlerde başarabildik. Ben çok kararlıyım. Tüm yoksunluk nöbetlerini şimdiye kadar başarı ile kışkışladım. Ben bile bu kadar uzun zamandır nikotinsiz kaldığıma şaşırıyorum. Kendisi ile 95 yılından bu yana olan birlikteliğimize ilk ciddi darbe oldu bu. Önceleri denemeler var ama bu kadar başarılı olanı yoktu. Keyifliyim.
Öyle tatsız şeyler yok hayatımızda. Akşamları sığındığımız çalışma odamız, kitaplarımız (ben Karamazov Kardeşler'e devam ediyorum, Oğuz Adalet Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak kitabına başladı bayıldı) elbette sobanın yanında Pirinç, ah o küçük odada kurutmaya çalıştığımız çamaşırlarımız, çalışma masasında kendisine yer bulmuş elektrikli çaydanlığımız, kendi elceğizlerimle yaptığım kurabiyelerimiz, camda buhar, içimizde sevinç...
3 Ekim 2011 Pazartesi
Ne oldu?
*Pek bir keyifsiz eylüldük, ekim olduk.
* Eylül ayında "sağlık" ana temamız oldu, malum.
* İznimin son günü dedim ki, ben bari işe başlamadan önce şu doktor işimi halledeyim. Gitmek istediğim doktorun tüm randevuları dolu olunca, önüme çıkan ilk doktora gitme gafletinde bulundum. Doktor seçimi gerçekten önemli, bir kez daha anladım. Adam gerçekten saçmaladı, panik bozukluğumun altını çizdiğim halde beni yeterince korkutmak için elinden geleni yaptı, dört gün boyunca kendime gelemedim, MR cihazına girip yaklaşık 1 dk sonra kendimi aşağıya zor attım, neyse sonuca gelince, 3.5 cmlik sağ over kistimin ameliyatsız, ilaçlarla çözülebileceğine inanan çok şahane bir doktorum var. Vücuduma şu günlerde hormon takviyesi alıyorum, bir gün Oğuz'a dönüp "şu kisti çözelim, galiba anne olmak istiyorum, çocuk düşünsek mi?" gibi benden duyulması neredeyse imkansız cümleler kuruyorum, hemen ertesi günü o fikir bana o kadar uzak, o kadar yabancı geliyor ki, kendime inanamıyorum, sonra yine Oğuz'a dönüp "hani dün konuştuğumuz konu vardı ya, onu unut" diyorum. Oğuz görüp görebileceğim en anlayışlı erkek imajını gözümde bir kez daha perçinliyor, ben kendimi anlayamazken sanki beni benden daha iyi anlıyor...
* İyi şeyler de oldu elbet. Psikolog ile görüşmelerimize başladık, ilk görüşmemiz tanışma görüşmesi gibiydi, bir sonraki randevum 14 ekim'de. Umutluyum.
* Karamazov Kardeşler'i yarıladım. Kesinlikle muhteşem. Dostoyevski seviyorum seni.
* Renk renk ipliklerle battaniye örmeye başladım, bu demektir ki, kafamı biraz boşaltmak, bakışımı kendimden uzaklaştırmak, düşünme yetimden ayrı kalmak niyetindeyim.
* Ben şimdilik bu kadar yazayım, daha bir sürü şey olmuştur olmasına şimdilik bunlarla uzun zaman sonraki sessizliği bozmuş olayım.
* Eylül ayında "sağlık" ana temamız oldu, malum.
* İznimin son günü dedim ki, ben bari işe başlamadan önce şu doktor işimi halledeyim. Gitmek istediğim doktorun tüm randevuları dolu olunca, önüme çıkan ilk doktora gitme gafletinde bulundum. Doktor seçimi gerçekten önemli, bir kez daha anladım. Adam gerçekten saçmaladı, panik bozukluğumun altını çizdiğim halde beni yeterince korkutmak için elinden geleni yaptı, dört gün boyunca kendime gelemedim, MR cihazına girip yaklaşık 1 dk sonra kendimi aşağıya zor attım, neyse sonuca gelince, 3.5 cmlik sağ over kistimin ameliyatsız, ilaçlarla çözülebileceğine inanan çok şahane bir doktorum var. Vücuduma şu günlerde hormon takviyesi alıyorum, bir gün Oğuz'a dönüp "şu kisti çözelim, galiba anne olmak istiyorum, çocuk düşünsek mi?" gibi benden duyulması neredeyse imkansız cümleler kuruyorum, hemen ertesi günü o fikir bana o kadar uzak, o kadar yabancı geliyor ki, kendime inanamıyorum, sonra yine Oğuz'a dönüp "hani dün konuştuğumuz konu vardı ya, onu unut" diyorum. Oğuz görüp görebileceğim en anlayışlı erkek imajını gözümde bir kez daha perçinliyor, ben kendimi anlayamazken sanki beni benden daha iyi anlıyor...
* İyi şeyler de oldu elbet. Psikolog ile görüşmelerimize başladık, ilk görüşmemiz tanışma görüşmesi gibiydi, bir sonraki randevum 14 ekim'de. Umutluyum.
* Karamazov Kardeşler'i yarıladım. Kesinlikle muhteşem. Dostoyevski seviyorum seni.
* Renk renk ipliklerle battaniye örmeye başladım, bu demektir ki, kafamı biraz boşaltmak, bakışımı kendimden uzaklaştırmak, düşünme yetimden ayrı kalmak niyetindeyim.
* Ben şimdilik bu kadar yazayım, daha bir sürü şey olmuştur olmasına şimdilik bunlarla uzun zaman sonraki sessizliği bozmuş olayım.
15 Eylül 2011 Perşembe
Sabah Uyandım
Sabah uyandım. Şu son 4 günü yok saymaya meyilliyim. Bu iyi. Çok iyi.
Pazartesiden bu yana izinliyim. Pazartesiden bu yana yok gibiydim, şimdi şimdi var'a dönüşme çabası içindeyim. Dün doktorumdaydım. Anafranile tekrar başladım. Hayatın içindeki kötülükleri süzen bir güç yok, yok olduğunu kabullenemiyorum.
En büyük abim, pazar sabahı nerolojik bir nöbet geçirmiş, ilk kez. İlk teşhis dilim varmıyor ya, epilepsi gibi görünüyor. Şimdi tüm tetkikleri yapıldı, dün gece yarısı bir teste daha girdi, tüm sonuçları toparlanıp buradaki profösrlerden birine gösterilecek. Kesin tanı konulana kadar ilaç alıyor. Ailemizde, etrafımda bu hastalığı yaşayan tanıdığım kimse yok. Şaşkınım. Kabullenmeye çalışmakla geçen bir dört gün yaşadım. Ailedeki herkes çok korktu korkmasına ama ben onlardan biraz daha farklı olarak anksiyete halleriyle geçirdim günlerimi. Annem mesela turşu kurdu iki gün önce, ben yatak odasına yerleşip büzüştüm, tek bir noktaya asılı, binlerce soru, ya ilaçlarla birlikte nöbet geçirmeye devam ederse.
Bazen olaylara iyi yanından bakmayı denemek şart, ambulans 3 dakika içinde kapıdaymış, başka bir şehirde olsak şu üç günde yapılan testleri belki 1 ayda yapılabilecekti, doktorlara ulaşmak bu kadar kolay olmayabilecekti vesaire...
Sevgili doktorum Mehtap Hanım, artık benim durumuma da hakim, her şey yolundayken iyi olduğumun, raydan çıkan en ufak bir durum karşısında çok ama çok bocaladığımın farkında. Kendisine dedim ki, "tüm dünyamın ışıklarını kapatıp bir odaya giriyorum ve o odadan çıkamıyorum." Mehtap Hanım, odadan çıkma noktasına kadar herşeyin normal olduğunu söyledi, Anafranil bu sabah anlıyorum ki iyi geldi.
Bir diğer gelişme şu, ilaçlarla birlikte terapiye başlamamı önerdi. Kabul ettim. 28 Eylül'de ilk görüşmem olacak psikologla. Bugüne kadar terapiye başlamamış olmam bile hata, tek başına ilaçlar sadece bir şeyleri örtüyor. İlaçsız yaşadıklarım işkence. Çıkmaz sokak. Sanırım böyle olmayı kabullenip ilaçlarla bir süre daha devam edeceğim, şimdilik öyle görünüyor.
Sabah uyandım, cumartesi akşamından bu yana iştahsız geçen yemek sürecimi, krem peynir ve grissini ile iştaha çevirmeye çabaladım, Pirinç önüne yuvarladığım kayısı çekirdeği ile pıtır pıtır koşup oynarken tatil planım olan kitabımı elime aldım. Yazın bu son günlerinde, balkon kapısı ardına kadar açık, etraftaki inşaat seslerini, yaşamın devam ettiğine işaret olarak algılayıp Karamazov Kardeşler'in sayfalarını usulca çevirmeye başladım.
Ben klasikleri okuma konusunda çok geç kaldım oysa, ilk gençliğim onları okuyarak geçmedi. İnsanoğlu böyle, hep bir şeyler ıskalanıyor, ister istemez.
Bu on günlük tatil planımız böyle değildi, Oğuz da tatile çıkabilecek gibi duruyorken, şartlar izin vermedi, bu yıl işte böyle, evin içinde, kimi zaman dışında, okuyarak, izleyerek geçsin, bir çok gün işe giderken şimdi evde kalsam şunu yapardım dediğim şeyleri yaparak.
Pazartesiden bu yana izinliyim. Pazartesiden bu yana yok gibiydim, şimdi şimdi var'a dönüşme çabası içindeyim. Dün doktorumdaydım. Anafranile tekrar başladım. Hayatın içindeki kötülükleri süzen bir güç yok, yok olduğunu kabullenemiyorum.
En büyük abim, pazar sabahı nerolojik bir nöbet geçirmiş, ilk kez. İlk teşhis dilim varmıyor ya, epilepsi gibi görünüyor. Şimdi tüm tetkikleri yapıldı, dün gece yarısı bir teste daha girdi, tüm sonuçları toparlanıp buradaki profösrlerden birine gösterilecek. Kesin tanı konulana kadar ilaç alıyor. Ailemizde, etrafımda bu hastalığı yaşayan tanıdığım kimse yok. Şaşkınım. Kabullenmeye çalışmakla geçen bir dört gün yaşadım. Ailedeki herkes çok korktu korkmasına ama ben onlardan biraz daha farklı olarak anksiyete halleriyle geçirdim günlerimi. Annem mesela turşu kurdu iki gün önce, ben yatak odasına yerleşip büzüştüm, tek bir noktaya asılı, binlerce soru, ya ilaçlarla birlikte nöbet geçirmeye devam ederse.
Bazen olaylara iyi yanından bakmayı denemek şart, ambulans 3 dakika içinde kapıdaymış, başka bir şehirde olsak şu üç günde yapılan testleri belki 1 ayda yapılabilecekti, doktorlara ulaşmak bu kadar kolay olmayabilecekti vesaire...
Sevgili doktorum Mehtap Hanım, artık benim durumuma da hakim, her şey yolundayken iyi olduğumun, raydan çıkan en ufak bir durum karşısında çok ama çok bocaladığımın farkında. Kendisine dedim ki, "tüm dünyamın ışıklarını kapatıp bir odaya giriyorum ve o odadan çıkamıyorum." Mehtap Hanım, odadan çıkma noktasına kadar herşeyin normal olduğunu söyledi, Anafranil bu sabah anlıyorum ki iyi geldi.
Bir diğer gelişme şu, ilaçlarla birlikte terapiye başlamamı önerdi. Kabul ettim. 28 Eylül'de ilk görüşmem olacak psikologla. Bugüne kadar terapiye başlamamış olmam bile hata, tek başına ilaçlar sadece bir şeyleri örtüyor. İlaçsız yaşadıklarım işkence. Çıkmaz sokak. Sanırım böyle olmayı kabullenip ilaçlarla bir süre daha devam edeceğim, şimdilik öyle görünüyor.
Sabah uyandım, cumartesi akşamından bu yana iştahsız geçen yemek sürecimi, krem peynir ve grissini ile iştaha çevirmeye çabaladım, Pirinç önüne yuvarladığım kayısı çekirdeği ile pıtır pıtır koşup oynarken tatil planım olan kitabımı elime aldım. Yazın bu son günlerinde, balkon kapısı ardına kadar açık, etraftaki inşaat seslerini, yaşamın devam ettiğine işaret olarak algılayıp Karamazov Kardeşler'in sayfalarını usulca çevirmeye başladım.
Ben klasikleri okuma konusunda çok geç kaldım oysa, ilk gençliğim onları okuyarak geçmedi. İnsanoğlu böyle, hep bir şeyler ıskalanıyor, ister istemez.
Bu on günlük tatil planımız böyle değildi, Oğuz da tatile çıkabilecek gibi duruyorken, şartlar izin vermedi, bu yıl işte böyle, evin içinde, kimi zaman dışında, okuyarak, izleyerek geçsin, bir çok gün işe giderken şimdi evde kalsam şunu yapardım dediğim şeyleri yaparak.
1 Eylül 2011 Perşembe
Jan Svankmayer üzerine
Tesadüfler sonucu tanıştım kendisiyle, yani Svankmayer ile. Anladım ki, kısa filmleri ile tanınıyor. Henüz uzun metrajlı filmleri olup olmadığını bilmiyorum. Ben bugün Jidlo diğer adıyla Food isimli kısa filmini izledim. Film toplam üç bölümden oluşuyor. Breakfast, Lunch ve son bölüm Dinner.
24. İstanbul Film Festivalinde yönetmenin filmlerine yer verilmiş. Kendisi Edgar Allan Poe öykülerinden yola çıkıp filmler çekmiş, stop motion tekniğini en iyi kullananlardan, sanırım ilk kullananlardan, benim de çok sevdiğim Poe öyküsü "Usher Evinin Çöküşü" kendisinin elinden geçmiş. Ekşi sözlük yazarları, Poe öykülerini bozup yeniden yapmamakla, sadece bozmakla tanımlıyorlar kendisini.
Ben buraya seyirlik olarak Jidlo - Food filmini yerleştiriyorum. Svankmayer ile ilişkimizin gelişimini ayrıca bildireceğim.
24. İstanbul Film Festivalinde yönetmenin filmlerine yer verilmiş. Kendisi Edgar Allan Poe öykülerinden yola çıkıp filmler çekmiş, stop motion tekniğini en iyi kullananlardan, sanırım ilk kullananlardan, benim de çok sevdiğim Poe öyküsü "Usher Evinin Çöküşü" kendisinin elinden geçmiş. Ekşi sözlük yazarları, Poe öykülerini bozup yeniden yapmamakla, sadece bozmakla tanımlıyorlar kendisini.
Ben buraya seyirlik olarak Jidlo - Food filmini yerleştiriyorum. Svankmayer ile ilişkimizin gelişimini ayrıca bildireceğim.
23 Ağustos 2011 Salı
Diken diken ya da tel tel
Ayıptır söylemesi pms dönemimin eli kulağında. Bunca yıllık pms üyesiyim, hiç belim ağrımamıştı, sanırsın ilk kez yaşayacağım bir deneyim. Sinirlerim tel tel. Bel ağrısı insanın yaşamında olmasa da olurmuş, bacak kaslarım da öyle ağrıyor ki, bacaklarımı koyacak yer bulamıyorum, sanki ben uyurken birileri bacaklarımı ödünç alıp Edirne'nin çevresinde tur attırıp sabah olunca geri bırakmışlar. O derece sefilim.
Bişeyler okumaya çalışıyorum. Her okuduğum şeye bir kulp buluyorum. Kimi okuduğum çok küstah, kimi okuduğum çok cafcaflı, çok düzenli, çok temiz, hmm, kimisi didaktik, çok bilmiş.. Hıh diyor geçiyorum.
Sezinlediğim bir şey var, kendimde de bulunan, eleştirdiğim bir yan. Mesela bir önceki posta izlediğim filmi yazmışım. Truffaut hakkında ne doğru dürüst bir yazı okudum, ne başka bir filmini izledim, kendisini özümsemedim de, bana nüfuz etmedi, zeytinyağında dinlenmiş Ayvalık peyniri gibi olsun istiyorum okuduklarım, izlediklerim, yaşadıklarım, olmuyor. Sonra kalkıp bir öğleden sonrası filmi olur gibi ukala cümleler kuruyorum. Ayrıca -malısınız ile biten cümleleri de hiç sevmiyorum. 400 Darbe'yi izlediğimi söylemeyi değil de hissetirebilmeyi istiyorum. Sonrasında ne diyorum biliyor musun? Bunun için zamanım yok. Bahanem de hazır, geçelim.
Bugün Simon'u ziyerete gittim, annem ve babam çıktıkları tatilden yarın dönmeyi planlıyorlar, geldiklerinde en azından Simon'un kumunu temiz bulsunlar istedim, onlar yokken bizim turuncu kafaya çocuklar bakmışlar, Simon tosun gibi, çok sağlıklı göründü gözüme, hoşuma gitti.
Belki söylemişimdir, anafranili bıraktıktan sonra rüya görmeye başladım, her akşam hiç susmadan anlatması yarım saat sürecek rüyalar görüyordum ama bu sabah kabus ile uyandım, Oğuz evi terketmiş, Beyoğlu'ndaki Cambaz barda yatıp kalkıyormuş. Uyandığımda ağlıyordum, balkonun kapısı aralık uyumuşuz, ürpermişim, Oğuz kalkıp kapıyı kapadı, kollarının arasına aldı, "buradayım ama seni rüya tamircisine götüreceğim en kısa zamanda" dedi, sonra huzurla başka bir rüyaya uyudum.
Bişeyler okumaya çalışıyorum. Her okuduğum şeye bir kulp buluyorum. Kimi okuduğum çok küstah, kimi okuduğum çok cafcaflı, çok düzenli, çok temiz, hmm, kimisi didaktik, çok bilmiş.. Hıh diyor geçiyorum.
Sezinlediğim bir şey var, kendimde de bulunan, eleştirdiğim bir yan. Mesela bir önceki posta izlediğim filmi yazmışım. Truffaut hakkında ne doğru dürüst bir yazı okudum, ne başka bir filmini izledim, kendisini özümsemedim de, bana nüfuz etmedi, zeytinyağında dinlenmiş Ayvalık peyniri gibi olsun istiyorum okuduklarım, izlediklerim, yaşadıklarım, olmuyor. Sonra kalkıp bir öğleden sonrası filmi olur gibi ukala cümleler kuruyorum. Ayrıca -malısınız ile biten cümleleri de hiç sevmiyorum. 400 Darbe'yi izlediğimi söylemeyi değil de hissetirebilmeyi istiyorum. Sonrasında ne diyorum biliyor musun? Bunun için zamanım yok. Bahanem de hazır, geçelim.
Bugün Simon'u ziyerete gittim, annem ve babam çıktıkları tatilden yarın dönmeyi planlıyorlar, geldiklerinde en azından Simon'un kumunu temiz bulsunlar istedim, onlar yokken bizim turuncu kafaya çocuklar bakmışlar, Simon tosun gibi, çok sağlıklı göründü gözüme, hoşuma gitti.
Belki söylemişimdir, anafranili bıraktıktan sonra rüya görmeye başladım, her akşam hiç susmadan anlatması yarım saat sürecek rüyalar görüyordum ama bu sabah kabus ile uyandım, Oğuz evi terketmiş, Beyoğlu'ndaki Cambaz barda yatıp kalkıyormuş. Uyandığımda ağlıyordum, balkonun kapısı aralık uyumuşuz, ürpermişim, Oğuz kalkıp kapıyı kapadı, kollarının arasına aldı, "buradayım ama seni rüya tamircisine götüreceğim en kısa zamanda" dedi, sonra huzurla başka bir rüyaya uyudum.
20 Ağustos 2011 Cumartesi
Antoine ve Truffaut
Türkçemize 400 Darbe olarak çevirilmiş olan François Truffaut filmini dün gece izledik. Truffaut bu filmi 1959 yılında 27 yaşındayken yönetmiş, bu filmle kendisi Yeni Dalga akımının öncüsü kabul edilmiş, son sahneler bir çok filme emsal olarak gösterilmiş, başroldeki Antoine'ı Jean Pierre Leaud oynamış, ama ne oynamak, sonra Truffaut'nun dört filminde daha böy gösterip yönetmenin alter egosu oluvermiş.
Filmin orijinal ismi fransızca "okulu kırmak" gibi bir anlama denk düşüyormuş. Çok çok etkileyici sahneler var, finali olağanüstü, Truffaut filmi nasıl bitireceğini bilemediği için böyle bitirmiş olduğuna dair söylentiler var, o zaman "iyi ki de bilememiş" diye düşünüyorum ister istemez.
Konu 13 yaşındaki Antoine'nın okul ve ailesi ile geçirdiği sorunlu ilişkinin üzerine şekilleniyor, baskıcı okul zihniyetinden kaçıp evden uzaklaşıyor, başının çaresine bakmaya çalışıyor, daktilo çalıp sonra o daktilo ile ne yapacağını bilemeyip geri getirirken yakalanıyor ve karakolda bir yetişkin gibi muamele görüyor, nakil aracındaki gözyaşı çok şeye işaret..
Bence, eğer izlemediysen, güzel bir yaz günü öğleden sonrası filmi olabilir.
Filmin orijinal ismi fransızca "okulu kırmak" gibi bir anlama denk düşüyormuş. Çok çok etkileyici sahneler var, finali olağanüstü, Truffaut filmi nasıl bitireceğini bilemediği için böyle bitirmiş olduğuna dair söylentiler var, o zaman "iyi ki de bilememiş" diye düşünüyorum ister istemez.
Konu 13 yaşındaki Antoine'nın okul ve ailesi ile geçirdiği sorunlu ilişkinin üzerine şekilleniyor, baskıcı okul zihniyetinden kaçıp evden uzaklaşıyor, başının çaresine bakmaya çalışıyor, daktilo çalıp sonra o daktilo ile ne yapacağını bilemeyip geri getirirken yakalanıyor ve karakolda bir yetişkin gibi muamele görüyor, nakil aracındaki gözyaşı çok şeye işaret..
Bence, eğer izlemediysen, güzel bir yaz günü öğleden sonrası filmi olabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

