10 Kasım 2015 Salı

Bir sonbahar günü Sir Wilfrid'e aşık olmuşken


Kim bu yakışıklı adam? Bu yakışıklı adam da kim? Ah o bir delişmen, o bir aksi, o bir huysuz, o bir muhteşem oyuncu... Ben onu "Beklenmeyen Şahit" filminde Sir Wilfrid olarak tanıdım. Charles Laughton bu fotoğrafa poz verirken karakterini nasıl da sırtlanmış, bize "olmuyor, olmuyor, olmuyor" bakışlarını fırlatıyor. "Beklenmeyen Şahit" ki bunca zamandır izlemediğim için hayıflandığım, çok hoş, akıcı, sade, çoğunlukla mahkeme salonunda geçen, adaleti arayanların kendi içinde yaşadığı ikilemlerle savrulan, katil mi değil mi, katil mi değil mi, evet katil değ.. tatatataam seni avuçlayan, tüm düşüncelerini gölgede bırakan, kendi kaderinin içine dahil eden, hayır hiç sıkıcı olmayan, muhteşem film. Öykü Agatha Christie'ye ait. Amerikalı yönetmen Billy Wilder tarafından İngiltere'de çekilmiş, filmin ilk gösterimi kraliyet ailesine yapılmış ve finali ile ilgili filmi görmemiş olanları tek kelime edilmemesi konusunda söz alınmış ve filmin finalinde de bir ses, "henüz bu filmi görmemiş olanlara lütfen spoiler vermeyin" uyarısında bulunuyor. Çok hoş değil mi?

Konumuza, sevgili Sir Wilfrid'e dönersek, onun hemşiresiyle olan ilişkisi, ironik yaklaşımı, sözdinlemezliği, huysuzluğu beni fethetti. Mahkeme salonunda ilaçlarını masaya döküp sonra onları simetrik olarak dizmeye çalışması, kendini kaptırması, bütün bunları kendinden emin bir şekilde yapması, izlediyseniz ah çok şımarık değil mi?

Tesadüf eseri, hiç bilinçli olmadan, bu filmden hemen önce "12 Angry Man"i izlemiştik, Meğer bu iki film, biri anılınca illa diğerinin de anıldığı, kendi aralarında ortak noktalarından ötürü (Mahkeme, tek plan) organik bağların kurulduğu filmlermiş, rakı balık gibiymiş işte ikisi. Biri izlenmişse diğeri de peşinen izlenirmiş. 12 Angry Man başlıbaşına bir yazı konusu ve ben detaylarına girip başını şişirmeyeceğim.

Kendime Not: Bu yıl bitmeden her iki filmi de bir daha izle. Yukarıdaki s/b fotoğrafı fotoğrafçıda bastır, çerçevelet ve eve girildiğinde ilk görülebilecek noktaya as.

4 yorum:

Buket dedi ki...

İki filmde muhteşem. Tekrar seyretme isteği doğdu
sen hatırlatınca. hem ben bu mevsime de yakıştırıyorum
nedense. haftasonu dışarıda olmazsam kesin izlemeliyim

çello çalan kedi dedi ki...

Ah sevgili Buket pek hoş olur bence de.. Ben beklenmeyen şahit'in mimari dokusunu çok çok beğenmiştim, taş binalar, merdiven tırabzanları elle çizilmiş gibi, konuyu kaçırmamak adına odaklanamamıştım, şimdi sen de belki böyle takıldığın şeylere daha rahat bakarsın, mevsimler geçer, biz bazen bunun için de hüzünleniriz, siyah beyaz filmler kaplar dört yanımızı, sonra ufka bakar gülümseriz:)

justine dedi ki...

Hey, dün gece kısacık yazmıştım twitter'a, buradan da söylemeliyim; film çooooooooooooook güzeldi. Ben eski filmlerin hastasıyım zaten, hiçbir cümle boş değildir o filmlerde, ama bu filmi izlememiştim. Hatta çok uzun süredir siyah-beyaz film izlemiyordum, harika oldu bunu izlemem. Tabii bu senin sayende oldu Çello, ve elbette blogger kumanda panelinin sayesinde.;) Uzun süredir oraya düşen yazılar sayesinde bloglardan haberdarım, eh hepimizin içine düştüğü atalet hâli bende de var, diğer bloglara bakmayı geçtim, kendi bloğuma yazmak zor geliyor. Ama yine de en çok blog ortamını seviyorum, twitter, face (ki benim face hesabım yok) şu bu, diğer hepsi anlamsız geliyor bana, kişisel sayfalar iyidir. Senin yazılarını da okuyorum, içimden konuşuyorum bile seninle. Bak mesela; Charles Laughton'a bayıldığımı ve bu filmde nasıl olduğunu merak ettiğimi söylemiştim sana filmi izlemeden, izledikten sonra da senin gibi aşık olduğumu tabii!;)

Çok uzattım, film harikaydı, tavsiye için tekrar teşekkür ederim. 12 Angry Men'i çok severim ben, hatta imdb'de onu en sevdiğim filmler arasına koymuşum, bu da ona benziyordu, daha fazla mizah soslusu ve birazcık daha basiti tabii.

Milyon yıl olmuştu sanki buralara yazmayalı, özlemişim. Çok sevgi ve selamlar.

p.s.: Hah, küçük bir magazin haberini de yazıp kaçayım; filmde Sir Wilfridciğimizin tatlı sert hemşiresi gerçek hayattaki karısıymış, ölene kadar da öyle kalmışlar. Çok hoşuma gitti bu ayrıntı. (sanırım ben kocaman bir romantiğim!) Ve, o tatlı kadın Frankenstein'ın Gelini'ndeki gelinmiş yahu, buna gerçekten şaşırdım işte.

çello çalan kedi dedi ki...

Heey Jus! Günlerdir bu güzel yorumun için sana cevap yazmaya çabalıyorum, iş ve güç gibi şeyler hep engel. İnan ben de seninle yazışmayı özlemişim.

Sen bana böyle güzel şeyler söyleyince, sanki sinemadan filan anlıyormuşum gibi bir izlenim çıkıyor, oysa hiç öyle değilim, izlediklerim de karmakarışık, bir dönem Guy Ritchie filmlerini soluksuz izlediğimizi hariç tutarsak ne yönetmen ne oyuncu anlamında sadakat sahibi değilim, ben hala film izleme işini indirerek gerçekleştiriyorum, notebookun tv ye bağlanması benim canımı sıkıyor nedense, indirip harici diske atıp sonra onu televizyona bağlıyorum. Ha bunu şunun için anlatıyorum, indirdiğim sitenin filmleri arasında görmesem ben de oturup izlemezdim bu filmi, sonra böyle şahane bir oyuncuyu da tanımazdım hem.

Ah hemşire ne sabırlı, ne tatlı, ne kurnaz. (baston ve termosa saklananları düşününce.) Galiba basit olan şey beni etkiliyor. Yine yakın zamanda izlediğim Inception'dan bu kadar etkilenmedim, Şimdi konu başka bir mecraya akmadan, ben gideyim.

Kollarımı açabildiğim kadar açıp kocaman kucağımla sevgilerimi yolluyorum.