çingene etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çingene etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2010 Cuma

Tamam 17.30'da buradayım

İşten çıktım, eve geliyorum, gökyüzü daha geç kararıyor ya, benim işten çıkış anlarımda etraf gözle görülür oluyor. Uzun zaman sonra onlarla ilk kez karşılaşıyorum, özlemişiz birbirimizi. Geçen sonbahar kucakta bebe olan Ahmet yürümeye başlamış. 20 Temmuz 2009 tarihinde buraya da not düştüğüm beyaz sakallı amca daha sonra öğrendim ki Ahmet'in dedesiymiş. Bu akşam da ailecek oradalar, çöplerden topladıkları eşyalar ve at arabaları bir kenarda öylece duruyor, atlar yeşil bir alan bulmuş, başlarını otlara gömmüş, nefes almadan kemiriyorlar. Geçen yazdan bu yana çok kez karşılaştık bu aileyle. Oturup sohbetler de ettik. Yeri geldi işlek bir caddede, yeri geldi Devlet Hastanesinde karşılaştık. Ahmet'in babasının cezaevinde olduğunu da biliyorum ya onu soruyorum, 10 güne kadar buradaki açık cezaevine gelecekmiş, sevindirici bir haber onlar için, yüzleri her zamanki gibi gülüyor. Geçen yazdan bu yana aklımdan silemediğim beyaz sakallı amcayı merak ederek soruyorum. "Ah be abla babam biraz önce gitti" diyor Ahmet'in dayısı. İçimden bir tüh sesi. Yarın gelir mi diye umutla soruyorum, fotoğrafını da çekmeyi istediğimi ekleyerek.

Böyle işte bu aile, çoluk çocuk, üzerlerinde bir neşe, gözleri nasıl gülüyor anlatamam, akşam üzeri etleri atmışlar mangala, adamın elinde bir karton parçası, bir yandan etleri çevirerek bana dönüyor ve yarın gel diyor ama daha erken... Tamam, 17.30'da buradayım...

Sorarım sana, heyecanlı olmayayım da ne olayım hı?

23 Eylül 2009 Çarşamba

Özeniyorum


Gel otur bir cigara içelim dedi, oturalım dedim, büyük bir boya kovasını ters çevirip popomun altına koydu. Oturduk ve iki lafın belini kırdık. Birbirimizi tanımıyorduk, 10 dakikanın sonunda az buçuk birbirimizi tanıdık. O bana "evli misin? Çocuk var mı? gibi sorular sordu, çocuk olmadığını öğrenince kendince olması için dualar etti, "olmaz çocuk yap hemen" diye öğütler verdi, güldü, güldürdü. Ne güzel bir halksınız siz, yemin ederim çingene olmak istiyorum. Bir insan sonradan çingene olamaz di mi? Ufff...

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Bir adam

Bir adam var.Tarif et deseniz edemem. Yüzünde belki tamamen benim yakıştırdığım bir mizaç var ki hüzün de var, yorgunluk da var, yaşanmışlık da. İş yerinin arka tarafında yol kenarında bir alanı işgal etmişler, böyle plastik leğenler, minderler, çaydanlık, bir yatak, birkaç kıvır zıvır. üzeri örtülü duruyor bu eşyalar. Adamın bir at arabası var. Burada at arabalarına talika deniyor ve şehir içinde çoğunlukla çingeneler tarafından kullanılıyor. Evet bu adam da bir çingene. Simsiyah bir teni var ama sakalları bembeyaz. Yanından geçerken göz ucuyla yüzüne bakıyorum ve hergün aynı ifadeyi görüyorum. Mimikleri değişmiyor. Bir taş bulmuş, üzerine oturmuş sigara içiyor. Bu adamla tanışmayı, konuşmayı ve fotoğrafını çekmeyi nasıl istiyorum nasıl istiyorum anlatamam. Ama yapamıyorum, bırak bunları yapmayı gözgöze gelmekten dahi ürküyorum. Sağı solu belli olmayabilir ve "ne bakıyorsun" diyerek üzerime yürüyebilir. Ayıcı'nın fotoğrafını çektiğim kadar kolay bir lokma değil bu, "kolay gelsin" mi desem, "hayırlı işler" mi desem ne desem de başlayabilsem iletişime. Bilemiyorum.

Bu arada Ayıcı demişken, ben buraya taşındıktan sonra birgün telefonum çaldı. Arayan Oğuz. "Biliyor musun Ayıcı öldü" dedi. Öyle kalakaldım. Fotoğrafını çektiğimde tüm mahalle ne kadar yadırgamıştı beni. Ay bula bula onu mu buldun fotoğrafını çekecek. Ah bir de duysalar ölüm haberini vermek için bana özellikle ulaşıldığını, gelen habere üzüldüğümü, donup kaldığımı. Neyse, bir avuç hayırsever insan tarafından kaldırıldı Ayıcı'nın cenazesi, yine bir avuç insan tarafından namazı kılındı, çocukluğumun en bilindik karakterlerinden biri böylece bitti, gitti.

21 Kasım 2008 Cuma

bizden misiniz?


"çingene çıt çıt arkası bit bit, bir kaşık ayran sabahsı bayram" tekerlemesini öğrettiler bize mesela mahalledeki büyüklerimiz, ne zaman çingene görsek önümüzden geçip gitmelerini bekler, arkalarından bunu söylerdik ne söylediğimizi, ne yaptığımızı bilmeden. çocukluk işte. biz ne zaman oyuncaklarımızdan sıkılsak, "bilmem kaç vitesli yeni bisikletler çıkmış anneaee" diye sızlansak annelerimiz "sus bakiim, nazmiye’nin bisikleti bile yok" der elimizdeki ile yetinemediğimizi başımıza kakardı. evet benim nazmiye yüzünden 18 vitesli bisikletim hiç olamadı ve evet o zamanlar gıcık oluyordum kendilerine. gidin burdan pis çingeneler.
sonra sonra anladık olayın vehametini, birlikte oynamayı denedik. gerçi çok bilmiş büyükler sayesinde onların oyun arkadaşları ancak ya kendileri gibi kara çocuklar ya da köpekler olabilirmiş. biz onlarla kendimizi bir tutmamalıydık. başlarda gizli gizli de olsa kendimizi bir tuttuk, onlara bisiklete binmesini öğrettik, onlardan köpeklerin tüylerinin arasından kene ayıklamayı öğrendik. çamurun güzelliğini, deterjan reklamındaki gibi kirlenmek güzeldir sloganı ile dolaşabilmeyi, kim takar 18 vitesi, bu bisiklet de güzel bak çın çın öten zili bilem var diyebilmeyi, evcilik oynarken tuğlaları ezip kırmızı biber tozu yapabilmeyi, azla yetinmeyi ve işte buna benzer daha bir çok şeyi. tenleri, gözleri, giyimleri sonra isimleri değişik olan bu insanlar bizim için evet biraz garipti. ayıcı fatma, leylek hayriye, deli emine, bangi hüseyin.. arkalarında bit, yüzlerinde hüzün taşıyan, görmezden gelinen, uzak durulan, itilen, aşağılanan, bizden olmayan, dışlanan, içeri sokulmayan, kaybettirilmeye zorlanan, sadece yaşamaya çalışan ama keyifli, ama renkli, ama coşkulu, ama umutlu.