5 Mayıs 2010 Çarşamba

10. Kitap : Fotoğrafı Sana Gönderiyorum - Selim İleri

Yazarın diğer kitaplarını bilmiyorsanız, okumamışsanız, sadece öykü ve romanlarını değil, incelemelerini, denemelerini de gözden geçirmemişseniz; bu öykülerin tadını çıkarmakta biraz zorlanacaksınız diyor bir yazısında Doğan Hızlan ve nedenini şöyle açıklıyor, Selim İleri’nin biyografik izdüşümlerle kitaplarının, yazdıklarının, okuduklarının birbiri içindeki çetrefil örgüsü sizi zorlayabilir.

Kitabı elime aldıktan ve bu öykülerin bir nevi tortular toplamı olduğunu anladıktan sonra, zihnimin bir köşesine minik bir not düşüyorum, Selim İleri’nin diğer kitaplarını okuduktan sonra, bu kitabı yeniden oku! Eminim karşısına geçip bakmaktan keyif aldığın, gözlerini okşayan, seni sakinleştiren, durup dinlenmeni sağlayan bu fotoğrafa, Selim ileri’nin diğer kitaplarını da okunduktan sonra yeniden baktığında bu bakış seni kendine daha çok çekecek ve sen o fotoğrafın derinliğini daha fazla hissedeceksin, şimdi sanki birazcık dışında gibisin, gibi değil, öylesin!

Sıradan, kuytu köşeli, içinden ırmaklar geçen ve gölgelerin bol olduğu bu küçük dünyamda yaşamımı güzelleştiren kitapları okurken sayfaların köşelerine kimi zaman insanlar iliştiriveriyorum. Bazı kitaplar bana tanıdığım ya da hiç tanımadığım, diyelim yolda gördüğüm, bir anlığına önünden geçip gittiğim kimseleri sayfalarına katıp gözümün önüne getirebiliyor, bir bakmışım onunla sayfaları beraber çeviriyoruz, nasıl ki Kılavuz’u Geveze ve Aylak Kedi ile birlikte okumuşsam, bu kitabı da Beyaz Tuval ile birlikte tüketiyorum, bir anda ikimiz Madam Jüliyet’in köşkünde nane yapraklı limonata yudumluyoruz… İkimizin de günü pek güzel…

İçlerinde en çok hangi öykü dersen beğendiğin, hiç düşünmeden ilk sıraya Şahane Bir Tuvalet’i yerleştiririm.

Bu kitapta da altını çizdiğim, üstünü boyadığım nice satır var, izninle boyalı satırları da bırakıp uzaklaşıyorum.

Şahane Bir Tuvalet (S.15)

Madam Jüliyet öykü yazdırıyor.
İç sızlatan şişeler.
Küçük erkek çocuklarının mutsuz anne aşkları.
Diplerinde sarı, kahverengi, kızıl, paslı tortularla ‘parfön’ şişeleri. Çocuk alıp koklamaya bayılırdı.
“ Büyüyünce vallahi ıtriyatçı olacak…” Amiral Cevat Bey’in karısı Nezihe Hanımefendinin kahkahası. Parmakların kibarca örttüğü kahkaha. Çocuk, kahkahaya uzanmış kıpkırmızı ojeli sivri tırnaklara bakar, annesinin niye oje sürmediğini düşünürdü.
Çocuk ve kadın konuşmazlardı. Fakat sessizlik konuşur ve ölümlerden sonraya anılar bırakırdı.
Zaman geçerve yazdığımız ânın bütün resimleri değişir. Sonra yine yazmaya çalışır, o resimleri diriltmek isteriz.
***
O zamanlar annemin çeyiziyle birlikte getirdiği ceviz kaplama gardıropta saklı duran, eski bir şifon eşarba sarılı, yalnızca özel günlerde kullanılan, sonra yine eski eşarba sarılan, siyah, küçük, po dö süet çantasını artık deri ülgerini, kadife yumuşaklığını yitirdiği için severdim.
***
Kumsalında bir dilimi beyaz, bir dilimi mavi deniz topları oynanan plaj.
Çiçekli emprime, eteğindeki geniş büzgüsü tek süsü olan, dekoltesiz bir giysiydi. Geceye müziğe dansa kahkaya değil, öğleden sonralara, yaz akşamüzerlerine, mutsuz evlere geri dönüşlere dikilmişti.

Hayat Sönüp Giderken ( S.32)
Kalmak ve ayrılmak.
Gitmek ve dönmek.

Kalmak ve ayrılmak en çok adalarda hissedilir. Çocukluğumda ne zaman Adalar'a gitsek, dönüşler canımı yakardı. Kalanları kıskanırdım. Bizim günübirlik adalarımızdan geriye yaşanmamışlık kalır, sanki birkaç saat içinde sönmüş uçan balonlar. Yaz akşamı Adalar'da kalanlarsa, iskele çevresinde, rıhtım yolunda bisikletleriyle dolaşan çocuklardır, pastaneler, dondurmalar, faytonlar, fayton kornaları, bisiklet kornaları, yarın yine deniz, plaj. Bizi geri götürecek vapur iskeleye yanaşınca, bisikletli çocukların karşılamak için bekledikleri kişiler iner önce. Onlarınki hep kavuşma, bizim payımıza düşen hep ayrılmadır. Biz sönmüş uçan balonlar sessizce vapura bineriz. ..

******

Güvercingöğsünün yeşil, mavi, pembe, arasında, böcek kabuğuna benzer, hangi yandan baksak değişen, şimdi pembeyken, şimdi mavi, yanardöner bir renk olduğunu öğrenince havalara uçmuştum.

******

Beni buraya çeken - şüphesiz ki kendi istencim dışında gelmiştim- koşulları gözden geçirmeye çalışıyordum. Artık her şeyde, tiyatro dekorunda gördüğüm yalı bahçesinde, manolya ağacında, dalgaların seslerinde, saymaya çalıştığım küçücük ve kumlara karışmış şeytanminarelerinde, çiçek, giysi, insan bezemeli çini sobada, hıçkırıklarda, darmadağık, fakat beni hep buraya getiren sebepler olmalıydı.

Perisiz Evler (S.84)

Hasan Ecza Depo'sunun menekşe kolonyasıyla Yardley'in lavanta kolonyası ve pudra kutusu Cihangir'deki evdeydi.

Evimize yalnız limon kolonyası ve pek seyrek, pek ender olarak da Yardley marka lavanta kolonyası girerdi. Limon kolonyasından hoşlanmazdım. Hastaneyi, ıstırabı, ölümü çağrıştırıyordu. Yardley ancak özel günlerde sürülebilirdi.

Yardley lavantalarının etiketlerinde, yüz elli yıl öncesinin sömürge imparatorluklarından, mutlu bir genç kadın, mutlu çocuklar, kollarında hasır sepetler, sepetlerde tombul tombul lavanta çiçekleri. Kadın ve çocuklar bize bakarlardı. Hayalimde onları büyütüp karşıma alırdım.

Ayrıca, bir de, Yardley marka talk pudra kutumuz vardı. Pudra bitmiş, teneke kutu duruyor. Demirbaş kutuya yerli talk pudrası konurdu, Fredo.

Menekşe kolonyasına geri dönüyorum :
Berber Kriton'dakiler kapaksızken, Hasan Ecza Deposu'nun vitrinindeki şişeler hem yusyuvarlacık mor kapaklı, hem eflâtun jelatinle kaplıydı.

Günün birinde bana orta boy bir menekşe kolonyası alındı. Etiketteki harcıâlem çiçeklerle sevgimiz -benim onlara, onların bana- hiçbir zaman dinmemiştir.
Gelgelim, Dürer'in unutulmaz menekşelerini gördükten sonra, etiketteki cılız, Mahmutpaşa işi menekşelere gönlüm burkuldu.

Albrecht Dürer'in yalın, soylu menekşeleri, fildişi kuleye çekilmişçesine, mavi kan taşıyormuşçasına, bizden uzak, benim etiket menekşelerime yabancıydı. Yine de gönül yakıyorlardı. Görkemlerine, soğuk güzelliklerine, kapılmamak elde değildi.
Bu güzellik apaçık eziyordu.
Ne varki ilk gözağrım, etiketin şimdi çaresiz kalakalmış menekşelerinden de asla vazgeçemiyordum. Onlar benim için hâlâ çok güzel ve anlamlıydı. Hattâ, aşk şiirlerinin, aşk mektuplarının beylik menekşelerine daha yakın, daha özdeş.

Zaten ne o mektupların, şiirlerin beylik menekşelerini küçümsedim, ne Dürer'in yüce menekşelerine tapınmaktan ürktüm. Bu ikisi bende içiçe yaşadı.

3 yorum:

BEYAZ TUVAL dedi ki...

Sevgili Çello,

Hayatını içinden ırmaklar geçen, gölgelerin bol olduğu bir hayat olarak tanımlıyorsun demek. Hüzünlü güzelliklerden bu, bana göre.

Benimse içinde fırtınalar kopan, hayli bulanık bir zihnim var. Ve bu sıralar bedenim ile birlikte çok ama çok yorgun. Bu yorgunluk ve yılgınlık içinde yazdıkların bana huzur verdi. Hayranlık duyduğum satırları tekrar blogun aracılığı ile okumak ise başka güzel...


Uzaklığıma rağmen yakınlığına gerçekten teşekkür ederim. Selim İleri'nin başka romanlarını, hikâyelerini birlikte okumak dileği ile...

Sevgiler,

çello çalan kedi dedi ki...

Beyaz Tuval,

hani sorsan ki hüzünlü güzellikli ırmaklı dünyan hep böyleydi mi diye hayır derdim, bu ritmi usul usul içime işleyen yer burası oldu, şimdi düşünüyorum bu yavaşlığı taşıyan herhangi bir kentte de böyle bir güzelliği bulup çıkarabilirim ama istanbul'da imkansız.

Bu yavaşlığın içinde ve bu dinginlikle okuduğum kitapların tadını daha bir duyumsar oldum hatta anılarımı da harekete geçirdi burası, çocukluğumda dalına oturup patlayana kadar dut yediğim günü dün gibi anımsar oldum, oysa istanbul'da akşam evde oradan buradan laflarken, oğuz sevgiyle dopdolu bakarak bana "karnını güzel doyurdun mu bugün bakalım?" diye sorduğunda durup düşünmem gerekirdi...

sen eminim ki zihin bulanıklığını verimli hale dönüştürmeyi başarıyorsundur. Çünkü bazen bulanık zihin de iyidir değil mi?

Şimdi ben bugünlerde yusuf, birsen, jülide hanım, reşat bey, bez bebek mine, kuş evi, ali ve diğerlerinin dünyasıyla çevrelenmiş haldeyim. destan gönüller akşam eve gittiğimde sardunyalarımın yanında beni bekliyor oluyor, hava kararmadan, oğuzu beklerken, akşam serinliğinde okuyarak yavaşlayabildiğim için şükrediyorum.

Yine çenem düştü sana anlatırken...

Yakınlığa fırsat verdiğin için ben teşekkür ederim.

Sevgiyle

mehmet fatih akal dedi ki...

Bir insan ne kadar çok şey okur öğrenirse etrafına yani dünyaya o kadar az zarar verir.

Kitaplar bizleri bu anlamda olgunlaştırır. Yazarın penceresinden, onun felsefesinden kendi felsefemize yol alırız.

Ve düşndüklerimiz ile var oluruz. Çünkü düşünen bazı şeylerin değerini anlayan insandır.

miyavlarken bol düşünmeler dilerim:)