1 Mayıs 2011 Pazar

Bir patinin kelimeler üzerindeki dansı

























Pirinç uyumadığı zamanlarda ilginin onun üzerinde olmasını ister, okumak için tek engelimiz bu olsun diyoruz mecburen. Biraz önce uykusu geldi, çekip gitti de rahat rahat yazabiliyorum. Aslında konu deliliğe gelecek ama biraz sabır, önce "neler yaptık" faslını bir aşalım, Oğuz cuma akşamı İstanbul'a amca ve kardeş kucaklaşması için gittiğinden evde yalnız ne yapabilirim? Temizlik. Tamam olay tam da bu şekilde olmadı, kabul ediyorum, planda benim de eşlik etmem sözkonusuydu ama yolculuğa çıkacak havamda değildim. Oğuz'un yokluğunda giriştiğim evi temizleme operasyonunda çok dağınık bir insan olduğuma bir kez daha kanaat getirdim, evin temizliği değil, temizliğe başlamadan önceki toparlanma süreci zaman alıyor, cuma akşamı başlayan düzen ve temizlik sevdasına cumartesi akşamı devam ettim, cumartesi gecesi saat 23 sularında mutfakta kek pişirirken finali gerçekleştirdim, bugün normalim, hareket yok, keyif var.

Pirinç hazır tam da bu haldeyken deliliğe gelmek istiyorum. Abdülhak Şinasi bu kitabı 1942 yılında yazmış, anlamadığım kelimeler haylice, eğer önümde bilgisayar varsa tdk türkçe sözlük'ten yardım istiyorum ama bu durumdan şikayetçi olduğum anlaşılmasın. Deliliğe yazılmış övgü dolu uzunca bir metin geliyor, Çamlıca'daki Eniştemiz'den...

Tdk'dan yardım istenebilecek kelimeler
Filhakika : Gerçekten, doğrusu, hakikaten.
Nispi : Göreceli
İnsiyaki : İçgüdüsel
Muarefe : Karşılıklı birbirini tanıma
Müfekkire : Düşünme yetisi veya gücü.
Mücerret : Kesin olarak. katışık ve karışık olmayan.
İsnat : Bir düşünceyi bir konuyu, bir kişi veya sebeb dayandırma, yükleme, atfetme.
Tahkir: Aşağılama, onur kırma
Tezyif : Bir şeyi değersiz, adi, bayağı aşağılık göstermeye çalışma, küçültmek isteme. alay etme.

" Bilirsiniz ki bizde deli tabiri sadece, tıbbî delâletiyle, aklın muvazenesi bozulmuş mânasına gelmez. Böyle saydıklarımızın hepsi de mutlaka çıldırmış demek değildir... Eniştemiz bazan Hacı Vamık Beyefendi diye çağrıldığı halde çok kere de sadece Deli Vamık Bey diye yâd edilirdi... Biraz dikkat etsek, görürüz ki, insanların çoğu yarı deli ve yarı iradelidirler. Ve kâh iradeleriyle, kâh delilikleriyle hareket ederler. Onları olduklarından daha az deli ve daha çok iradeli zannetmek hatadır... Bütün hayatlar o kadar delişmenliklerle doludur ki eğer hepsi anlatılsa bir kısmına inanılamaz ve her harekete makul bir sebep aransa daima bulunamaz. Her geçirdiğimiz zaman, biraz sonra, kendimize delilik zamanları diye görünmeğe mahkumdur. Zira delişmenliğinden haberi olan bizler, bir türlü tatmin edilemeyen mantığımızla, adeta rahatsız, hasta olan insanlarız. Ötekilerse bundan haberi olmayan ve rahat kalanlardır. Çünkü kendini bilmeyen bir hafif delişmenlik bir nevi kurtuluştur. Hayal içinde yüzen insanlar belki etrafındakileri üzerler, fakat gördüğümüz hakikat değil, inandıkları hülya içinde kalarak kendilerini bu imanla kurtarırlar!

Böyle delişmenlerle muarefenin büyük bir faidesi vardır: Onlar, insanlar hakkında daha doğru bir fikir edinmemize yararlar ve cemiyet içinde emeklerimizi senelerle boş yere kemirecek ve yolumuzu nafile yere senelerle uzatacak yanlışlardan sakınmamıza hizmet ederler... Halbuki deliler bizi bu gafletimizden kurtararak hakikati bize olduğu gibi gösterirler. İnsan bir deliyle konuşurken, daha bir çeyrek saat geçmeden, gözleri açılır ve aklı başına gelir, belki uzun zamanlarda öğrenemeyeceği şeylere akıl erdirir. Başkalarının müfekkirelerine tesir etmek için samimiyetin kafi gelmediğini, herkesin kendi mantığımızla düşünmediğini, insanların bir kısmının bizim ruhumuzla hiçbir alakaları olmadığını ve birçok şeylerin bu bakımdan ne güç olduğunu anlarız. Deliler insanın hususiliğini, muhakemesizliğini ve her fikrin nispiliğini, ayrılığını, gözle görülür ve elle tutulur şekilde temsil etmekle bize büyük bir kolaylık ve istifade temin etmiş olurlar. Bu, insanlar hakkında bir çok düşünceler ve tecrübeler ve birçok felaketlerle edindiğimiz malumatın kıymetine ve birçok kitaplarla felsefelerin ve mezheplerin tetkikine değer. Onlarla görüşünce artık mücerret olarak insanların aklına, mantığına, muhakemesine itimat etmek gibi hiç caiz olmayan hafifmeşrepliklerden kurtuluruz. Artık insanların talihlerini kendilerinin yaptıkları hakkındaki kanaatimiz kuvvetlenir.

Zira biz de, mahkemeler gibi, insanları çok kere adam yerine koyarız. Sanırız ki, düşünürsek düşüncemizi takdir edecekler; söylersek, sözümüzü anlayacaklar; bilirsek, ilmimize inanacaklar; doğru hareket edersek, lehimize şahadet edeceklerdir. Aldanırız! Hemen daima bunun aksi sabit olur. Hayatımızın her anında yapayalnız kalırız. Çağırırız ve hiç kimse imdadımıza gelmez. Muhitimiz bize karşı her an kör, sağır ve şuursuzdur. Yabancı gözler sandığımız gibi görmek için değildir; kördür, görmez. Yabancı kulaklar, umduğumuz gibi duymak için değildir; sağırdır, işitmez. Hayatımızın şahitleri de, beklediğimiz gibi, bizi duyan en yakın akrabalarımız değil, bizi duymayan en uzak yabancılardır. Düşündüğümüze kanmazlar, söylediğimizi anlamazlar, bildiğimize inanmazlar, hareketimizi kavramazlar ve kendi doğru sandıklarını söyleseler bile, bizim hakikatlerimizi değil, kendi yalanlarını söylerler. Zira herhangi bir samimiyet bile mutlaka hakikat demek değildir. Bunlar çok kere de, kahraman edaları takınarak ve kahramanlık gösterdiklerine inanarak, isnat, tahkir, tezyif ve iftira ederler! O zaman gönlümüz kırılır, "ya? Onun da içyüzü bu muydu? Ben de onu adam sanmıştım" deriz. Düşünmeyiz ki işte asıl hatamız buradadır.

Bizim her zaman umduğumuz gibi bulduğumuz , denilebilir ki, ancak delilerdir. Onların tabiatı daha sağlamdır. Asıl olduklarına daha çok benzerler. Kendilerinden delilik bekleriz. Ve filhakika bulduğumuz da budur. Delinin huyu, taşıdığı ismi gibi malumdur. Ondan artık insaf, izan, ahlak, mantık, şefkat, muhabbet, sadakat gibi diğerlerinde nafile arayıp da bulamadığımız faziletleri zaten beklemeyiz. Onlar da haklarında önceden edindiğimiz fikirlere sonradan da uygun çıkarlar. Haklarında çok şaşırmış olmayız. Seneler geçer ve onların aynı deliliklerine devam ettiklerini görürüz. Bu bakımdan da muarefeleri daha pratiktir.

Gerçi çoğumuzun delilikten çekinmesine zaten şunun için pek de lüzum yoktur ki bir insanın aklını bozabilmesi için evvelce bu aklın mevcut olması lazım gelir. Denilebilir ki onların hep meydanda olan bazen beterleşen bir tek yüzleri vardır. Kendilerinden sakınmak için lazım olan ihtiyat tedbirlerini almanın bize düştüğünü görür ve bunda kusur etmeyiz. Diğer insanlarsa bizi gafil avlarlar. Zira onlar bir değil hatta iki değil, üçyüzlüdürler :Bir gizlediklerini bildikleri, bir gösterdikleri yüzleri vardır. Fakat asıl karası ve şeytanîsi bir üçüncüsüdür ki ne gizledikleri(fakat bizim teşhis edebildiğimiz) ne gösterdikleri (fakat bizi aldatmayan) yüzlerine benzemez. En karanlık zamanlardan miras olan bu üçüncü yüzleri, ki ihtimal asıl içyüzleridir, onları çok kere kendi menfaatleri aleyhine bile körü körüne ve hesapsızcasına harekete getirir. Biz artık bu kadarına ihtimal veremeyiz. Onlar böylece huylarını ya bilmez, ya açığa vurmaz, ya ustalıkla gizler, ya sarahatle duyurmaz, ve bizi aldatabilirlerken, kendilerinin belli etmemeye çalıştıkları ve sakladıkları bu huylar delilerde meydanda ve boy atmış bir haldedir ve gözlerimize çarpar. Şimdi anlıyorum ki deli eniştemizin karşısında insanın aldanmasına imkan bırakmayan ve adeta hoşuna giden bir emniyet hissi duyulurdu. Zira bütün bu gizlenen insan huyları onda saklanmaz boylara yükselir, gözlere batan çaplara erişirdi. Deli eniştemiz zehriyle birlikte panzehiri de sunuyor, öyle ki tehlikesiz kalıyor, hatta belki de, sadece insan tabiatını meydana çıkararak faydalı bir adam rolü oynamış oluyordu.

Fakat ben, çocukluk zamanlarımda, tabiatının sonradan gördüğüm bu faydalı taraflarını daha kavramayarak, onun delişmen huylarını belki sadece gülünç bulduğum için severdim.

5 yorum:

Buket dedi ki...

Delilik ile ilgili yazı gülümsetti beni:)

Aylak Kedi dedi ki...

pirinç gitgide güzelleşiyor mu nedir ?

çello çalan kedi dedi ki...

Buket, eminim ki edebiyatımızda delilik üzerine nice metin vardır ancak Abdülhak Şinasi'nin olaylara bakışını ve anlatımını sevdim, dili evet meşrutiyet dönemine asılı kalmış ama yine de beni kendine çeken bir havası var, gerçi Deli Vamık eniştenin enteresan kişiliğine de tav olmuyor değilim, yavaş ama keyifli giden bir kitap. bakalım Vamık Efendi Abdülhak Şinasi'nin gözüyle daha neler yaşatacak.

çello çalan kedi dedi ki...

Aylak Kedim, hımmm şimdiii belki buranın havası yaradı bizim kıza, belki tüylerini eskisine oranla daha sık tarıyoruz diyeceğim gitgide güzelleşmesini haklı çıkarmak için, yine de objektif olamayacağım bu konuda, o bana hep güzel geldi yahu, karnesinde 1 mayıs doğumgünü, tamıtamına 9 yaşında artık, kendinden emin, karakteri oturmuş, hınzırlığı da cebinde taşımayı ihmal etmediği bir yaş...

Öpüyorum seni.

seneryocu2 dedi ki...

kuşak farkı dedikleri bu olsa gerek.metni sanki dün yazılmışçasına okudum.ama her sözcüğün(bakın kelime demiyorum) bugünkü karşılığı da okurken yıldırım hızıyla zihnimden geçti.

çello'nun bu karışık metni okuma ve anlamadaki çabasına hayran kaldım!