12 Mayıs 2011 Perşembe

Yine bir lokal sabahı

Geçen yıl sabahları işten önceki bir saatim için favori mekanım burasıydı. Bu yıl hala soğuklar devam ettiği için sabah keyiflerine henüz başlayamamıştım. Bu sabah erken uyandım. Oğuz çıktı, sonra ben sıcak suyu ısıt düğmesine bastım, termosuma kahvemi yaptım, motora atladım. Bu bahçenin hemen yanında Dedeman Otelinin inşaatı var, inşaatın sesi yine de kuşların sesini bastırmaya yetmiyor... 



Bu arkadaşın adı 339, lokalde yatıp kalkıyor, tabaklarda arta kalanlardan karnını doyurduğu çok belli. Patisi "beni sev hadi, bırak şimdi fotoğraf çekmeyi" demek istediği için dizimde...

Ben 339 a kitap okuyorum, o dinliyor, gözü uzaklara dalıyor, konu Arabistan'da geçiyor...

Bu bakış; "Seni anlıyorum, anlattıklarınla gerçekten ilgileniyorum, hem ne zamandır bana kimse kitap okumamıştı"

Ah bu Pakize yok mu? Konuyla çok ilgisiz, canı sıkkın, yavrularını arıyor 2-3 gündür, bakılamadığı için yavruları barınağa verildi, yanlış anlaşılmasın, Pakize'de sahipli bir köpek değil.
Yavaş ama çok etkilenerek ilerlediğim bir kitap. İşte bu sabah tam da buradaydım.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

6 Mayıs 2011 Cuma

Ruz-ı Hızır'ın Neşesi

Sabah saat tam 06.10'da evden çıktık, bize 5 km uzaklıktaki Sarayiçi'ne Hıdrellez Şenliklerine gidiyoruz, gözlerden uyku akıyor. Zar zor sıcak yatağımızdan çıktık, hava çok soğuk, yağmur da cabası. Ben içten içe boşuna gidiyoruz, bu yağmurda kimse yoktur nehrin yanında diyorum ama yanılıyorum.  


İstanbul'dan ve Bursa'dan misafirler var, şenliklere gelip yerinde görmek istemişler, hoş gelmişler gelmesine de fotoğraf makineleri muhteşem, benim emektar olympusum çok sönük kaldı yanlarında, hava kapalı ışık yetersiz, net fotoğraflar almak çok zor. İçlerinden seçebildiğim, en net fotoğraflar bunlar ama dilerim bu kutlu günün havasını yine de yansıtmayı başarırlar... 






Bu cilveli bakışlı güzel, onun fotoğrafımı çekersem beni keseceği söylemleri ile tehdit etti, sonra yelkenleri suya indi.

 Bu ellerdeki dallar eve dönüşte henüz yatağından kalkmamış komşuların kapılarına asılacak, sen bolluk bereket getirsin diyerek yataktan çıkıp günü kutlamazsan ben de seni bu yeşil dallarla ele güne rezil ederim.



 Bu fotoğrafı sabahın 06.30 sularında çektiğime ben de inanamıyorum.
Neşe, coşku, heyecan, neşe, hep neşe...

İşte burada düzenlenen şenliklerde insanlar nehirde yüzlerini yıkayarak yazın gelişini arınarak kutluyorlar. Ayrıca kağıtlara dilekler yazılıp suya atılıyor.

Tunca Nehri





Sabah gördüğümüz arabaların sileceklerinde, motorsikletlerin aynalarında, evlerin kapılarında hep yeşil dallar vardı. Sabahın şenliğini biz de annemlerin ve Sezen'in kapısına dallar asarak bitirdik. Anneminki çiçekliydi hem de... :)

1 Mayıs 2011 Pazar

Bir patinin kelimeler üzerindeki dansı

























Pirinç uyumadığı zamanlarda ilginin onun üzerinde olmasını ister, okumak için tek engelimiz bu olsun diyoruz mecburen. Biraz önce uykusu geldi, çekip gitti de rahat rahat yazabiliyorum. Aslında konu deliliğe gelecek ama biraz sabır, önce "neler yaptık" faslını bir aşalım, Oğuz cuma akşamı İstanbul'a amca ve kardeş kucaklaşması için gittiğinden evde yalnız ne yapabilirim? Temizlik. Tamam olay tam da bu şekilde olmadı, kabul ediyorum, planda benim de eşlik etmem sözkonusuydu ama yolculuğa çıkacak havamda değildim. Oğuz'un yokluğunda giriştiğim evi temizleme operasyonunda çok dağınık bir insan olduğuma bir kez daha kanaat getirdim, evin temizliği değil, temizliğe başlamadan önceki toparlanma süreci zaman alıyor, cuma akşamı başlayan düzen ve temizlik sevdasına cumartesi akşamı devam ettim, cumartesi gecesi saat 23 sularında mutfakta kek pişirirken finali gerçekleştirdim, bugün normalim, hareket yok, keyif var.

Pirinç hazır tam da bu haldeyken deliliğe gelmek istiyorum. Abdülhak Şinasi bu kitabı 1942 yılında yazmış, anlamadığım kelimeler haylice, eğer önümde bilgisayar varsa tdk türkçe sözlük'ten yardım istiyorum ama bu durumdan şikayetçi olduğum anlaşılmasın. Deliliğe yazılmış övgü dolu uzunca bir metin geliyor, Çamlıca'daki Eniştemiz'den...

Tdk'dan yardım istenebilecek kelimeler
Filhakika : Gerçekten, doğrusu, hakikaten.
Nispi : Göreceli
İnsiyaki : İçgüdüsel
Muarefe : Karşılıklı birbirini tanıma
Müfekkire : Düşünme yetisi veya gücü.
Mücerret : Kesin olarak. katışık ve karışık olmayan.
İsnat : Bir düşünceyi bir konuyu, bir kişi veya sebeb dayandırma, yükleme, atfetme.
Tahkir: Aşağılama, onur kırma
Tezyif : Bir şeyi değersiz, adi, bayağı aşağılık göstermeye çalışma, küçültmek isteme. alay etme.

" Bilirsiniz ki bizde deli tabiri sadece, tıbbî delâletiyle, aklın muvazenesi bozulmuş mânasına gelmez. Böyle saydıklarımızın hepsi de mutlaka çıldırmış demek değildir... Eniştemiz bazan Hacı Vamık Beyefendi diye çağrıldığı halde çok kere de sadece Deli Vamık Bey diye yâd edilirdi... Biraz dikkat etsek, görürüz ki, insanların çoğu yarı deli ve yarı iradelidirler. Ve kâh iradeleriyle, kâh delilikleriyle hareket ederler. Onları olduklarından daha az deli ve daha çok iradeli zannetmek hatadır... Bütün hayatlar o kadar delişmenliklerle doludur ki eğer hepsi anlatılsa bir kısmına inanılamaz ve her harekete makul bir sebep aransa daima bulunamaz. Her geçirdiğimiz zaman, biraz sonra, kendimize delilik zamanları diye görünmeğe mahkumdur. Zira delişmenliğinden haberi olan bizler, bir türlü tatmin edilemeyen mantığımızla, adeta rahatsız, hasta olan insanlarız. Ötekilerse bundan haberi olmayan ve rahat kalanlardır. Çünkü kendini bilmeyen bir hafif delişmenlik bir nevi kurtuluştur. Hayal içinde yüzen insanlar belki etrafındakileri üzerler, fakat gördüğümüz hakikat değil, inandıkları hülya içinde kalarak kendilerini bu imanla kurtarırlar!

Böyle delişmenlerle muarefenin büyük bir faidesi vardır: Onlar, insanlar hakkında daha doğru bir fikir edinmemize yararlar ve cemiyet içinde emeklerimizi senelerle boş yere kemirecek ve yolumuzu nafile yere senelerle uzatacak yanlışlardan sakınmamıza hizmet ederler... Halbuki deliler bizi bu gafletimizden kurtararak hakikati bize olduğu gibi gösterirler. İnsan bir deliyle konuşurken, daha bir çeyrek saat geçmeden, gözleri açılır ve aklı başına gelir, belki uzun zamanlarda öğrenemeyeceği şeylere akıl erdirir. Başkalarının müfekkirelerine tesir etmek için samimiyetin kafi gelmediğini, herkesin kendi mantığımızla düşünmediğini, insanların bir kısmının bizim ruhumuzla hiçbir alakaları olmadığını ve birçok şeylerin bu bakımdan ne güç olduğunu anlarız. Deliler insanın hususiliğini, muhakemesizliğini ve her fikrin nispiliğini, ayrılığını, gözle görülür ve elle tutulur şekilde temsil etmekle bize büyük bir kolaylık ve istifade temin etmiş olurlar. Bu, insanlar hakkında bir çok düşünceler ve tecrübeler ve birçok felaketlerle edindiğimiz malumatın kıymetine ve birçok kitaplarla felsefelerin ve mezheplerin tetkikine değer. Onlarla görüşünce artık mücerret olarak insanların aklına, mantığına, muhakemesine itimat etmek gibi hiç caiz olmayan hafifmeşrepliklerden kurtuluruz. Artık insanların talihlerini kendilerinin yaptıkları hakkındaki kanaatimiz kuvvetlenir.

Zira biz de, mahkemeler gibi, insanları çok kere adam yerine koyarız. Sanırız ki, düşünürsek düşüncemizi takdir edecekler; söylersek, sözümüzü anlayacaklar; bilirsek, ilmimize inanacaklar; doğru hareket edersek, lehimize şahadet edeceklerdir. Aldanırız! Hemen daima bunun aksi sabit olur. Hayatımızın her anında yapayalnız kalırız. Çağırırız ve hiç kimse imdadımıza gelmez. Muhitimiz bize karşı her an kör, sağır ve şuursuzdur. Yabancı gözler sandığımız gibi görmek için değildir; kördür, görmez. Yabancı kulaklar, umduğumuz gibi duymak için değildir; sağırdır, işitmez. Hayatımızın şahitleri de, beklediğimiz gibi, bizi duyan en yakın akrabalarımız değil, bizi duymayan en uzak yabancılardır. Düşündüğümüze kanmazlar, söylediğimizi anlamazlar, bildiğimize inanmazlar, hareketimizi kavramazlar ve kendi doğru sandıklarını söyleseler bile, bizim hakikatlerimizi değil, kendi yalanlarını söylerler. Zira herhangi bir samimiyet bile mutlaka hakikat demek değildir. Bunlar çok kere de, kahraman edaları takınarak ve kahramanlık gösterdiklerine inanarak, isnat, tahkir, tezyif ve iftira ederler! O zaman gönlümüz kırılır, "ya? Onun da içyüzü bu muydu? Ben de onu adam sanmıştım" deriz. Düşünmeyiz ki işte asıl hatamız buradadır.

Bizim her zaman umduğumuz gibi bulduğumuz , denilebilir ki, ancak delilerdir. Onların tabiatı daha sağlamdır. Asıl olduklarına daha çok benzerler. Kendilerinden delilik bekleriz. Ve filhakika bulduğumuz da budur. Delinin huyu, taşıdığı ismi gibi malumdur. Ondan artık insaf, izan, ahlak, mantık, şefkat, muhabbet, sadakat gibi diğerlerinde nafile arayıp da bulamadığımız faziletleri zaten beklemeyiz. Onlar da haklarında önceden edindiğimiz fikirlere sonradan da uygun çıkarlar. Haklarında çok şaşırmış olmayız. Seneler geçer ve onların aynı deliliklerine devam ettiklerini görürüz. Bu bakımdan da muarefeleri daha pratiktir.

Gerçi çoğumuzun delilikten çekinmesine zaten şunun için pek de lüzum yoktur ki bir insanın aklını bozabilmesi için evvelce bu aklın mevcut olması lazım gelir. Denilebilir ki onların hep meydanda olan bazen beterleşen bir tek yüzleri vardır. Kendilerinden sakınmak için lazım olan ihtiyat tedbirlerini almanın bize düştüğünü görür ve bunda kusur etmeyiz. Diğer insanlarsa bizi gafil avlarlar. Zira onlar bir değil hatta iki değil, üçyüzlüdürler :Bir gizlediklerini bildikleri, bir gösterdikleri yüzleri vardır. Fakat asıl karası ve şeytanîsi bir üçüncüsüdür ki ne gizledikleri(fakat bizim teşhis edebildiğimiz) ne gösterdikleri (fakat bizi aldatmayan) yüzlerine benzemez. En karanlık zamanlardan miras olan bu üçüncü yüzleri, ki ihtimal asıl içyüzleridir, onları çok kere kendi menfaatleri aleyhine bile körü körüne ve hesapsızcasına harekete getirir. Biz artık bu kadarına ihtimal veremeyiz. Onlar böylece huylarını ya bilmez, ya açığa vurmaz, ya ustalıkla gizler, ya sarahatle duyurmaz, ve bizi aldatabilirlerken, kendilerinin belli etmemeye çalıştıkları ve sakladıkları bu huylar delilerde meydanda ve boy atmış bir haldedir ve gözlerimize çarpar. Şimdi anlıyorum ki deli eniştemizin karşısında insanın aldanmasına imkan bırakmayan ve adeta hoşuna giden bir emniyet hissi duyulurdu. Zira bütün bu gizlenen insan huyları onda saklanmaz boylara yükselir, gözlere batan çaplara erişirdi. Deli eniştemiz zehriyle birlikte panzehiri de sunuyor, öyle ki tehlikesiz kalıyor, hatta belki de, sadece insan tabiatını meydana çıkararak faydalı bir adam rolü oynamış oluyordu.

Fakat ben, çocukluk zamanlarımda, tabiatının sonradan gördüğüm bu faydalı taraflarını daha kavramayarak, onun delişmen huylarını belki sadece gülünç bulduğum için severdim.

26 Nisan 2011 Salı

Dağ dağa kavuşmaz ama Çello Zühre'ye kavuşurmuş :)

Dün Nebahat Hanım ile telefonlaştık, iş çıkışı evlerinin önünde buluştuk, Zühre ve Nebahat Hanım ile yürümeye başladık, sanki tanışıyor gibiyiz. Zühre'nin üzerinde dışarıda olmasının sevinci elbette. Sonra yolumuzun üzerindeki bu cafede durakladık, kitaplardan, Zühre'den, Edirne'deki yaşamdan konuştuk, çaylarımızı içtik ve işte fırsat buldukça da Zühre ile böyle özlem giderdik.