20 Mayıs 2014 Salı
Çok sigara içiyorum, kahveyi yanımdan neredeyse hiç eksik etmiyorum, okumalarım çok yarım yamalak, başladığım bir kitabın "Andre Gide- Kadınlar Okulu" başka bir çevirisi var diye elimdekine devam edemiyorum, internetten kitap siparişi vermek yerine bari şuradaki kitapçılardan alayım diyorum, kitapçıya ismini söylüyorum, çevirmeni ile birlikte, çevirmen seçiciliğime yüzünü ekşiltiyor, aradığım kitap yok onda belli, o kitapçı bu kitapçı aranıyorum, bulamayınca canım sıkılıyor, Edirne'nin bu yanını hiç sevmiyorum, okumalar demiştim, okumalar yarım, kahve ve sigara tam, yüzme tastamam, yüzmeyi hiç aksatmıyorum, havuzda malzeme dolabında bulup kullandığımız el paleti vardı, sahibi gelmiş almış, sevinar'la dönüşümlü kullanıyorduk, kollarımız güçlensin diye, internetten el paleti siparişi verdim, hem bana, hem sevinar'a, o siparişi verirken Tahsin Yücel çevirisiyle Kadınlar Okulunu da araya sıkıştırdım, diyeceksin ki neden beklettin bu kadar zaman, her kitap okuyan gibi kitaplıkta okunmayı bekleyen kitaplarım var, dedim ki hem şu önümüzdeki bir sene daha biraz zahmetli geçecek ev kredisi yüzünden, ev ekonomisine katkıda bulunayım, hem de elimdeki stoklarım tükensin, zaten dönüp okumak istediğim ne çok şey var, Calvino okumayı ne çok özlemişim, günler böyle geçerken, noktasız ve hep virgüllü... Yazayım buralara, ölmedim, başıma bu ülkede gelebilecek belalardan biri gelmedi, yaşıyorum...
12 Mart 2014 Çarşamba
Bilememek
Kalbime oturuyor bazı olaylar. Hiç kalkmıyor sonra. Berkin... Biz yine normale döneceğiz. Acısını taşıyabildiğimiz kadar taşıyacağız, biz öyle ya da böyle normale döneceğiz. Etrafımızdakilere anlatmaya çalışacağız. Arkamızdan gelenlere katilleri tanıtmaya çalışacağız, umutsuzca. Hiç umudum yok benim. Hrant Dink dönüm noktası olmuştur umutsuzluğumda. Belki başkaları için Uğur Mumcu'dur umutsuzluk noktası. Bilmiyorum. Hiç bilmiyorum...
Resim: The Tower of Babel (1563) / Pieter Bruegel
23 Şubat 2014 Pazar
Başlıksız
Yeni evimize taşındık, sonrası savrulma.
Yeni yeni yerleşmeye çalışıyoruz, eksikler hiç bitmiyor tabi, uzun zaman önce annemin kullanmayarak bana verdiği ve taşınırken yeniden ortaya çıkan ekmek yapma makinesi bizim için sürpriz oldu. Bu kadar kolay, bu kadar güzel olacağını tahmin etmiyordum ekmeklerin. Çeşit çeşit denemeler yapıyorum, şu ana kadar en çok beğendiğim sütlü ekmek oldu. Ekmek yapmadan önce çok fazla yazı okudum, tarif inceledim, hepsini kafamda derleyip topladım, sonuç önce sıvılar, sonra un, şeker, tuz ve maya ekmek teknesine bırakılıyor. Gerisi tamamen makinenin işi. Forumlarda üzerine yazılmış, çizilmiş onlarca yazı arasında en sık sorulan, "3 saat gibi bir sürede ekmek yapıyor, çok fazla elektrik harcamıyor mu?" Evet ekmek tam üç saat sonra hazır oluyor ama bu üç saatlik dilimin tamamında elektrik tüketimi sözkonusu olmuyor, hamuru dinlendire dinlendire yoğuran bir mekanizma ile karşıkarşıyayız, sonuç mis gibi kokan bir ev, üstelik benim çocukluğum bir ekmek fırınında geçti, kokularla birlikte sekiz yaşımdayım.
Çalışma odasında halen açılmamış koliler var, evin girişine Selami Usta ayakkabılık, portmanto gibi bir dolap yapıp önümüzdeki günlerde monte edince sanırım son gücümle dağınıkları toparlayıp tüm kolileri boşalmış olarak evimizden defetmiş olacağım.
Şurup ve Çilek ile olan yaşamımız sessiz ve derinden. Onlar bebeklikten ergenliğe geçtikleri için daha sakin günler geçiriyor gibiyiz. İki kedili evler de şenlik hiç bitmiyormuş, nisandan yana olan bu süreçte bunu anladım. Bir de bu ikisi kardeşler sözde, biri ne kadar ingiliz kedisiyse(Çilek/Dişi) öbürü bildiğin çingene (Şurup/ Erkek). İngilizle aramızda hep bir buzları eritme telaşı, isteği, özlemi.. Çingene olandan yana şikayetçiyiz, yüzümüzde yalanmadık yer bırakmamasına serzenişlerimiz, hayatın içinde bunun gibi türlü çeşitli dertlerimiz...
1 Ağustos 2013 Perşembe
Neler neler...
Ne Okudum?
Harika bir Alper Canıgüz romanı okudum. Bir oturuşta lıkır lıkır gitti. Alper Kamu edebiyatın nadide karakterlerinden biri olmuş haberim yokmuş. Kendisi 5 yaşında ama babasıyla rakı içiyor, bir cinayeti çözmeyi başarıyor, insanlığın doğasını, pisliklerini, yaşamın gerçek olmayan pembe yalanlarını eline almış top gibi oynuyor, üstelik bunu lafı hiç dolandırmadan, dan dan diye yapıyor. "hadi canım 5 yaşında bir çocuk bunları yapabilir mi?" düşüncesi ile okunabilecek bir kitap değil, o bakış açısıyla spiderman nasıl izlenemezse bu da aynı hesap...
Çok kolay kolay kitap önermiyorum çevremdekilere, önereceğim kitabı sanki ben yazmışım da, beğenmezlerse vakitlerini benim yüzümden boşa harcayacaklar korkusu taşıyorum, insanlar kitaplarını kendi sezgileri ile bulurlar ya biraz, kokular gelir bir yerlerden ve insan o tarafa yönelir.. Ama bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.
"Bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu hâlde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve anlamsızı kılınışının hikâyesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde tanrı'yla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutmaması gerekmektedir: hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.
Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. Üstelik siz, ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırken, içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda dans eden tozlar dört bir yana dağılır. Onların huzurunu kaçırmak sizi öyle üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hücum eder. Bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız parmağınızı. Hâlâ oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür.
Bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa, bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. Hangisi olduğuna siz karar vereceksiniz." sy 108
Aslında başka bir kitap daha var bitirdiğim yukarıdaki kitaptan hemen önce. İki kitabın ortak noktası ikisinin de çok can alıcı mektuplarla bitmiş olması. Elimde altı aydır bekleyen bu kitabı okumaya başladığımda Peride Celal'i yeni kaybetmiştik, ben daha önce hiç Peride Celal kitabı okumamıştım, bu kitabı da nasıl sipariş vermişim hiç anımsamıyorum, kendime yeni yazarlar sunma isteği olabilir...
Bir kadının iç hesaplaşması denebilir kısaca. Psikolojik bir iç metin. Uzunca. Kendi kabuğunu kırıp yaşama karışan, ışıksız kalan, sonra yine kendine dönen, sorgulamaları hiç bitmeyen bir kadının hikayesi...
Şurup ve Çilek
İkisi de büyüyorlar hızla. Çilek'in Türkan Şoray gibi kuralları var, o kurallar dahilinde öpüp seviyor, koklaşıyoruz, Şurup bildiğin çingene. Teklifsizce, görevimizi yerine getirmemiz için fırsatlar veriyor, her yer onun, her isteğini elde edebilir. Mutfak kapımızı kapatıyoruz çünkü henüz masa ve tezgah eğitimini alamadılar, ben Pirinç'e hayır kelimesini bu kadar zor anlatmamıştım sanki.
Neler yapıyorum?
Yüzmeye başladım Temmuz ayında. Hafta içi iki gece 21.30 da havuza giriyorum, 1.5 saat kadar havuzda kalıyorum, kas ağrıları ile geri dönüyorum, ama ağzım kulaklarımda. Henüz tatil yapamamanın gerginliğini taşıyorum. Hayatımda beklediğim bazı şeyler var, gelişmeler diyelim, o gelişmelerin gerçekleşmesi için beklediğimi kendime anımsatmayarak, hiç beklemiyormuş gibi yaparak, günü kurtararak geçiriyorum. Panik nöbetlerimle ilgili kullandığım iki ilaçtan bir tanesini doktorumun kontrolünde bıraktım, sigara gibi bir şey bu ilaçlar, yeniden başlar mıyım düşüncesi cebimde dolaştım, ilk ayı "çok zorlanırsam başlarım" diyerek geçirdim ama başlamadım. Çay ve kahvede kullandığım şekeri sıfıra indirgedim, üniversite günlerimde şekersiz içtiğim çaya hangi ara yeniden şeker atmaya başladım anımsamıyorum, Oğuz 10 yıl öncesi için, tanıştığımız dönemde şeker kullanmadığımı anımsıyormuş, şimdi yeniden şekersiz günlere döndüm. Başlamalar usul usul oluyor da, yoksunluklar ele güne duyurularak yapılıyor, yine sigaradaki gibi. Sigarayı da bırakırsam ne güzel olacak, onu diyorum...
Harika bir Alper Canıgüz romanı okudum. Bir oturuşta lıkır lıkır gitti. Alper Kamu edebiyatın nadide karakterlerinden biri olmuş haberim yokmuş. Kendisi 5 yaşında ama babasıyla rakı içiyor, bir cinayeti çözmeyi başarıyor, insanlığın doğasını, pisliklerini, yaşamın gerçek olmayan pembe yalanlarını eline almış top gibi oynuyor, üstelik bunu lafı hiç dolandırmadan, dan dan diye yapıyor. "hadi canım 5 yaşında bir çocuk bunları yapabilir mi?" düşüncesi ile okunabilecek bir kitap değil, o bakış açısıyla spiderman nasıl izlenemezse bu da aynı hesap...
Çok kolay kolay kitap önermiyorum çevremdekilere, önereceğim kitabı sanki ben yazmışım da, beğenmezlerse vakitlerini benim yüzümden boşa harcayacaklar korkusu taşıyorum, insanlar kitaplarını kendi sezgileri ile bulurlar ya biraz, kokular gelir bir yerlerden ve insan o tarafa yönelir.. Ama bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.
"Bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu hâlde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve anlamsızı kılınışının hikâyesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde tanrı'yla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutmaması gerekmektedir: hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.
Sevdiğiniz birinin ölümü, örneğin, yüzleşmenizi sağlayabilir kendinize söylediğiniz yalanlarla. ya da ananızdan yediğiniz okkalı bir dayak. Üstelik siz, ananızın canınıza okumak için haklı duygusal gerekçeleri bulunduğuna inanmaya hazırken, içinizi parçalayan onun gözü dönmüşlüğü değil, beyninizi zedelememek için sopayı sadece kollarınıza ve bacaklarınıza indirecek kadar düşünceli davranması olabilir. Nihayet onun elinden kurtulup kendinizi odanıza attığınızda dans eden tozlar dört bir yana dağılır. Onların huzurunu kaçırmak sizi öyle üzer ki, içiniz feci bir dışlanmışlık duygusuyla dolar. Birden gözlerinize yaşlar hücum eder. Bu küçük sevimli yaratıkların sizden korkmasını hazmedemezsiniz. İki saatlik dayak seansına gık demeden katlanan siz, yere kapanıp zırıl zırıl ağlamaya başlarsınız. Sonra bir toz tanesi gelip parmağınızın üzerine konuverir. Usulca oynatırsınız parmağınızı. Hâlâ oradadır. Derken diğerleri ona katılırlar. Yerde yatarken üzerinize toz tanecikleri yağar. Sırt çevirdiğiniz hayat o noktada sizi kucaklarken hıçkırıklarınız fraktal bir dans müziğine dönüşür.
Bir gün toz zerrecikleri sizi bağrına basarsa, bilin ki ya nirvanaya ulaştınız ya da çıldırdınız. Hangisi olduğuna siz karar vereceksiniz." sy 108
Aslında başka bir kitap daha var bitirdiğim yukarıdaki kitaptan hemen önce. İki kitabın ortak noktası ikisinin de çok can alıcı mektuplarla bitmiş olması. Elimde altı aydır bekleyen bu kitabı okumaya başladığımda Peride Celal'i yeni kaybetmiştik, ben daha önce hiç Peride Celal kitabı okumamıştım, bu kitabı da nasıl sipariş vermişim hiç anımsamıyorum, kendime yeni yazarlar sunma isteği olabilir...
Bir kadının iç hesaplaşması denebilir kısaca. Psikolojik bir iç metin. Uzunca. Kendi kabuğunu kırıp yaşama karışan, ışıksız kalan, sonra yine kendine dönen, sorgulamaları hiç bitmeyen bir kadının hikayesi...
Şurup ve Çilek
İkisi de büyüyorlar hızla. Çilek'in Türkan Şoray gibi kuralları var, o kurallar dahilinde öpüp seviyor, koklaşıyoruz, Şurup bildiğin çingene. Teklifsizce, görevimizi yerine getirmemiz için fırsatlar veriyor, her yer onun, her isteğini elde edebilir. Mutfak kapımızı kapatıyoruz çünkü henüz masa ve tezgah eğitimini alamadılar, ben Pirinç'e hayır kelimesini bu kadar zor anlatmamıştım sanki.
Neler yapıyorum?
Yüzmeye başladım Temmuz ayında. Hafta içi iki gece 21.30 da havuza giriyorum, 1.5 saat kadar havuzda kalıyorum, kas ağrıları ile geri dönüyorum, ama ağzım kulaklarımda. Henüz tatil yapamamanın gerginliğini taşıyorum. Hayatımda beklediğim bazı şeyler var, gelişmeler diyelim, o gelişmelerin gerçekleşmesi için beklediğimi kendime anımsatmayarak, hiç beklemiyormuş gibi yaparak, günü kurtararak geçiriyorum. Panik nöbetlerimle ilgili kullandığım iki ilaçtan bir tanesini doktorumun kontrolünde bıraktım, sigara gibi bir şey bu ilaçlar, yeniden başlar mıyım düşüncesi cebimde dolaştım, ilk ayı "çok zorlanırsam başlarım" diyerek geçirdim ama başlamadım. Çay ve kahvede kullandığım şekeri sıfıra indirgedim, üniversite günlerimde şekersiz içtiğim çaya hangi ara yeniden şeker atmaya başladım anımsamıyorum, Oğuz 10 yıl öncesi için, tanıştığımız dönemde şeker kullanmadığımı anımsıyormuş, şimdi yeniden şekersiz günlere döndüm. Başlamalar usul usul oluyor da, yoksunluklar ele güne duyurularak yapılıyor, yine sigaradaki gibi. Sigarayı da bırakırsam ne güzel olacak, onu diyorum...
23 Haziran 2013 Pazar
Cemil'in Okudukları, dinledikleri, izledikleri, bahsettikleri...
Günün birinde bir kitap kahramanının kitap listesini yapacağım aklımın ucuna gelmezdi. Cemil, "Sinek Isırıklarının Müellifi" kitabının kahramanı. Kitabı okurken birden fazla kitap ismine denk gelince çizmeye başlamıştım, alt alta sıralayınca liste uzunmuş o zaman farkettim, paylaşıyorum...
- Ada ya da Arzu - Vladimir Nabokov
- Yalnız Bir Avcıdır Yürek - Carson Mcculler
- Ayakizlerinde Adımlar - Julio Cortazar
- Mırıldandığım Öyküler - Julio Cortazar
- İçeriye Bakan Kim - Mehmet Günsur
- Gazoz Ağacı - Sabahattin Kudret Aksal
- Bodur Minareden Öte - Yusuf Atılgann
- Simply Red - A New Flame albümü
- Seçme Şiirler - Rene Char
- Oktay Rifat'ın "Güve Yenikleri" şiiri
- Çamlıca'daki Eniştemiz - Abdülhak Şinasi Hisar
- Bir Tren Yolculuğu - Ahmet Hamdi Tanpınar
- "Penceredeki Kadın" - Fronçois Truffaut filmi
- Franny ve Zooey - J.D. Sallinger
- Dalgalar - Virginia Woolf
- Rumours - Fleetwood Mac albümü
- Otlakçı - Memduh Şevket Esendal
- "Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün" Öyküsü - Dokuz Öykü / J.D. Sallinger
- Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
- Şafak - Sevgi Soysal
- Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi - James Joyce
- Sensitive Kind - John Mayall parçası
- Sinnerman - Sixteen Horsepower yorumu
- Sonsuz Günbatımı - Furuğ Ferruhzad
- Kırlardan Geliyorlar - Turgut Uyar şiiri
- Döşeğimde Ölürken - William Faulkner
- Yaz Evi, Daha Sonra - Judith Hermann
Not 1: Kitapta Cemil'in en yakın arkadaşlarından İlhan İki kitaptan bahsetmişti, biri Faulkner'in "Ses ve Öfke" diğeri ise, Elias Cannetti'den "Körleşme".
Not 2: Yazar bir yerde sadece "Dalgalar'ı satır satır ezberlesin" demiş, (15. Madde), Dalgalar isminde arama yaptığımda Necip Fazıl'ın bu isimde bir şiirini buldum, Demir Özlü'nün bir romanı da var bu isimde, ama ben oyumu Virginia'dan kullanarak listeye aldım.
Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi:
Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway romanı
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknik filmi. Kim Novak ve William Holden başrollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen: Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver’ın öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanus ansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’in The Majesty of the Blues albümü.
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau.
Led Zeppelin’den The Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani, heykeller ve duruşlar.
Stevie Smith’in El Sallamıyordum, Boğuluyordum adlı şiiri; Cevat Çapan çevirisi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


