28 Şubat 2010 Pazar

Choose one!

27 Şubat 2010 Cumartesi

Hayat çıldırtma beni

Bu fotoğrafı Şirince'de bir dinlenme molasında çekmiştim, durduk yerde nereden aklıma geldiyse geldi bu amca. (Bıyıkları mı desem, bakışı mı desem bir şeyleri etkiledi beni)

Bu fotoğrafı alıp zaman zaman yüzüme maske olarak taksam, böylece hiç yormasam kendimi, maskeyi taktığım an bu bakışı fırlatmış olsam... Zaten sevgilim bir süreliğine İstanbul'da olacak, canım sıkkın...

Hayat çıldırtma beni yoksa bu bakışı gönderirim buradan...

26 Şubat 2010 Cuma

Janis'i beklerken dökülenler

Ne kadar olduğunu tam kestiremediğim bir süredir kendimde gözlemlediğim en temel edim, beni yoran, negatif yayın yapmama sebep olan, pozitif enerjimi emip gözlerimin içindeki gülümsemeleri silip süpüren insanlardan uzak durmak. Kendileri ile olan ilişkimde yazıyı, sözü, çizgileri uzak tutuyorum. Böylesi bana iyi geliyor. Zira köprüleri atmışsam atmışımdır. Geriye kolay kolay dönüp bakmam. Her insan bir başkasının hayatından sessiz sedasız çıkabilir. Proust, madem gideceksin sebep göster tadında laflar eder ama ben katılmam buna, isteyen istediği şekilde sebep göstermeksizin çekip gidebilmelidir. Ha bir de tükürdüğünü yalamaya çalışanlar var ki onlara kendilerine verdikleri söze sadık kalabilmeleri için elimden geleni yaparım, yeter ki o köprüler bir daha örülmesin.

Bugünüm temel konusu gidenler değil oysa, gelen(ler). Janisjr bugün yola çıktı, önce İstanbul uğrağı yapıp sonra bize gelecek. Ben evde onun varlığına iyice alışacağım. Bir süre sonra yüklenecek yine sırt çantasını kaplumbağa gibi ve kendi dünyasına dönecek. Dönecek ama ben onsuzluğa yine çok zor alışacağım ve varlığını çok arayacağım.

Bu arada buraya yerleştikten sonra misafir ağırlamak bir şölen oldu bizim için. Nisan gibi Geveze bir daha misafirimiz olacak, ön müjdeyi verdi kendisi. Ve belki Heidi ile kuzusu da yollarını Edirne'ye düşürebilir. Bu durumdan hiç şikayetçi değilim, kendimi bizlere ziyarete gelenlere seve seve adayabilirim.

23 Şubat 2010 Salı

İğne oyası gibi

22 Şubat 2010 Pazartesi

Ses boşlukta yayılır aslında

El ya da ses.
İkisi de oyun yüklü. İkisi de dokunabilir ve dokunduğu yerleri kolaylıkla uyarabilir. İkisi de kişiyi olduğu yerden alıp çok uzaklara taşıyabilir, hem beden dediğin nedir ki? Kilometrelerce yolculuk yapmasına gerek yok, başınıza hiç mi gelmedi? Telefonu açar açmaz karşınıza çıkan sesi hiç mi karıştırmadınız bir başkasıyla, duymak istediğiniz sesin sahibine hiç mi başka sesler yardımıyla yakın olmadınız ya da arkanızdan omzunuza bir el dokunduğunda kim olduğunu şıp diye anladığınız kişiler de mi çıkmadı?
Komik olmayın.

Başlangıçta; el var. Benim elim. Tanımak, temas kurmak, taşımak, tatmak, tutmak için var. Bir ele sahip olmak demek, çok şey demek benim için. Nelere dokunmuyor ki ellerim. Çoğu zaman çok şeye. Ama bir koşu banyoya gidip defalarca yıkıyorum ellerimi ve tertemiz ve mis kokarak, ama yine de, ille de onlarla dokunarak.

Gün içinde çok kez yıkıyor, yıkıyor çünkü gerekli gereksiz çok şeye uzanıyor elleri, bazen istekli bazen isteksiz. Yazları alnından, geceleri kalçalarından süzülen tere, sabahları gazetelere, emniyet kemerine, asansör düğmelerine, kapı zillerine. İçlerinden en çok kapı zillerini yakın buluyor kendisine, dokunuyor ve bekliyor. En çok da habersiz gittiği, açılması belirsiz kapıların zillerine uzun uzun dokunmaktan ve beklemekten zevk alıyor. Bu onun zevki. Önünde beklemediği, saatlerce beklese de açılmayacağına emin olduğu tek kapı kendi kapısı. Apartmanın girişinde anahtarlarını ararken basıyor isminin yazılı olduğu düğmeye. Evde kimse yok, evde yok. Kimse dediği kendisi, ama yok. Işıklar yanmıyor, dışarıdayım. Gerçekten dışarıda mıyım? Anahtarlarına dokunuyor, merdiven otomatiğine ve içeri girdiğinde kendine. Oysa kendisi dediği kişi hep evinde, kendisinin dışına bir kez olsun çıkabilir mi? İşin uzmanına danışıp sonra kapısına dayanıp ses tellerini aldırabilir mi? Karakteri haline dönüşen seslerinden sıkılabilir mi? Sıkıldığı şeylerden vazgeçebilir mi? Alışkanlığa dönüşmüş hayatını bir yılan gibi yaşayabilir mi?

Demek istiyorum ki, neden hiç kendi dışına çıkamaz kişi, kendi sesine hapsolur sevişirken bile...