5 Ekim 2009 Pazartesi

Nedir Sandık İçi?


Sandık İçi nedir? Zaman zaman yeniden elime aldığım, sıkılmadığım, çok eğlendiğim, hem "anaa süper gözlem" hem de "ilahi Ersin ömürsün" dediğim, ay şunu not alayım bir ara diyerek ama buna fırsat da vermeyerek altı çizilesi cümleleri her atladığımda tüh dediğim ama bu kez tüh dememek için dün yeniden elime aldığım, sandığıma atılanları çıkartmaya yardımcı araç-gereç, güldürgeç. Gerisi Ersin'in gözlerinden benim süzgecime takılanlar olacak...

Tatlı bir pazar

Cumartesi gecesi yaklaşık 20 çalışma arkadaşım ile birlikte sayım için çalışmak zorunda kaldık. Nasıl geçti dersen, çok güldüm, çok eğlendim, çok yoruldum, gece uykusunun ne muhteşem bir şey olduğunu anladım, sıcak yatağımın hayalini kurdum, akşam olup işten çıkınca geriye ne kadar kıymetli saatler kalıyormuş meğer bunu anladım.

Eve geldiğimde sabah 07:30 du. Duş alıp kahveyle açılmış zihnimi uyku moduna getirebilmem biraz zaman aldı. Kendimi uykunun kollarına bıraktığımda saat 09:30 olmuştu. Normal şartlarda günü uyuyarak geçirebilirdim belki ama öyle yapmadım. Sezen'in harika yumurtalı ekmeği ve çayıyla güne biraz geriden başlayıp bir el atılan okeyin ardından Gelinler savaşı'nı izledim.

Tatlı bir pazar günü mü geçirdim? Evet.
Akşam bilgisayarda fotoğraflarımla geçirdiğim zaman diliminde Pirinç'in koltuğa kıvrılıp uyuyakalışı, Sezen'in puzzle başında şarkı mırıldanışı, çalışma odasında Halim'le Oğuz'un bilgisayarda kimbilir hangi oyun üzerinde ciddiyetle çalışmaları, Bülent Ortaçgil'in tatlı tatlı odanın içinde salınması, evimizde bir huzur, hem çok kalabalık hem yalnızım... pek güzel...

Ekim filmleri



































































3 Ekim 2009 Cumartesi

Madam Floridis dönecek misin?


Çok yeni bir yazar benim için. Vaktim olsa da kitabı kimlere ithaf etmiş sıralayabilsem. Ay dur ithaf listesini şöyle kısacık alıntılayayım;

Van Gogh'un kulağına, anarşizme hayatlarında bir küçük kapı aralığı bırakabilenlere, Baudelaire'e, bir labirent gezgini olarak Bilge Karasu'ya ve mental konfüzyon'dan mustarip kedisi Bıyık'a, dillerinin yasaklanmasına dilleriyle direnenlere, kendisini her yerde yabancı hisseden Gustav Mahler'e, bir tatil gününde İstanbul'un içine çıkamayanlara, bu listeyi kendileri için uzatmak isteyeceklere ve azınlıkta kalmanın tüm yükünü omuzlarında taşıyanlara ithaf edilmiştir.

Kitap hakkında yapabileceğim henüz bir yorum ya da spoiler yok ama arka kapağını bloğuma taşıyabilirim.

"Bu kitabın adını, beklemediğim bir zamanda bir yolculuğa çıkarken buldum. Bir kış gecesiydi. Beni İstanbul'dan Ankara'ya götürecek otobüsteydim. Hareket saatini bekliyordum. Otobüse o anda, ellilerinde, çok şık giyinmiş bir adam bindi, arkamdaki koltuğa oturdu. Muavin çocuk, herkesin yerini alıp almadığını öğrenmek için geldi sonra. Adama, elindeki listeye bakarak, yanındaki boş koltuğu gösterip, birini bekleyip beklemediğini sordu. Adam kısa bir süre tepkisiz kaldıktan sonra, çocuğa, üzgün bir sesle, " O arkadaş gelmeyebilir... Biz gidelim... " dedi.

Büyünün başladığı andı o an. O adamın hikayesini o gündür bu gündür bulamadım. O adamın kimi, ne için beklediğini de öğrenemedim elbet, o otobüse hangi duygularla bindiğini de... Ama bu sözler, bana bir yerlerde, birilerinin dönüşünü beklediğimizi hep hatırlattı.
Bu kitabı biraz da o insanlar için yazdım.

1 Ekim 2009 Perşembe

Bakım evi ziyaretinden kareler


Köpekler genelde yaş gruplarına göre ayrılmış durumdalar. Yukarıdaki fotoğrafta objektife gözlerini dikmiş iki sıpa bizimkilerden. En arkada siyah olan da bizden. Orada ne yaptığını sormayın, ben de bilmiyorum.


Bakım evinde sağ ve sol kısımda oranın gediklisi köpekler için ayrılmış kral daireleri ile karşı karşıyayız. Bazı kulübeler boş durumda.

İşte önde yatan iki serseri bizimkilerden, duygu sömürüsü gibi olacak ama gözlerinde neşe kalmamış gibi di mi?


İşte böyle parmaklık filan işin içine girince...


Burası da yine diğer kral dairesi..
Oraya gittiğimde veteriner Abdullah Bey operasyondaydı, çok fazla konuşamadık. Ben bir ara yanına girdim, ortalık kan revan durumda olduğu için çok duramayıp dışarı kaçtım.
Ben bizim yavrulara bakarken bir adam gelip yavru köpek almak istediğini söyledi ve bizim sıpalardan birini seçti. Düşünebiliyor musunuz? Gözümün önünde bir yavru yuva buldu ve üstelik köy evinde bekçilik yapacak. Beni görmeliydiniz, "zaten bu yavrunun annesi inşaat bekçi köpeğidir" gibi salak saçma cümleler kurup yeni sahibin vazgeçmesinden korktum. Sonra oradaki görevlilerden biri gidip bizimkini yakalayıp yeni sahibine teslim etti. Yeni sahibin yaptığı tek şey eline uzatılan formu imzalamak.
Diğer şehirlerdeki bakım evleri ne durumdadır bilmiyorum. Burada yemek problemi olmadığını biliyorum. Gerektiğinde operasyon yapıldığına da tanık oldum. Yavruların burada uzun uzun kalmadıklarını görevliden kendi kulaklarımla duydum.
Şu aşamada iyimser olmak dışında elimden bir şey gelmiyor.