31 Ekim 2009 Cumartesi
Şimdi ne olacak?
Şimde ne olacak? Akşam benimle birlikte eve gelecek. Pirinç ne yapar bilmiyorum, daha önce evin içine köpek almamıştık. Annemle konuştum, Pirinç istemezse bize getir, ben bakarım önerisini getirdi. En kötü ihtimalle annemin ellerine teslim. Ama içimde bir garip duygu. Bu köpek daha 5 günlük ya var ya yok ayol, avucuma ancak sığıyor, bu şekilde annesinden ayrı yaşayabilir mi? Hani derler ya elime doğdu diye, çocukken resmen elime tam dokuz yavru vermişti o zamanlar baktığım köpek, köpeklere aşinayım ama bu bebe nasıl büyür bir insanın elinde işte bunu kestiremiyorum. Şimdi şalıma dolanmış yanımdaki sandalyede uyukluyor. Annesini arasam bulsam kokumuzun sindiği bu bebeyi tekrar kabul eder mi? İşte yine dertsiz başıma dert aldım. Bence akşam evde Pirinç bir lokmada yalar yutar bunu, sizce?
29 Ekim 2009 Perşembe
İkinci bir blog mu?
Ancak geçenlerde Jto fotograflarım için ayrı bir blog oluşturmam gerektiği konusunda bir fikir verip kafamı karıştırdı. İki ayrı blog demek iki ayrı kanaldan akmaya çalışmak demek. Fotograflarımı farklı bir kanaldan ilerletmeye çalışırsam o zaman kitaplardan alıntı yaptığım satırlar için de ayrı bir blog mu oluşturmam gerekecek? E bu durumda fotograf notları, okuma notları, sinema notları şeklinde bloglarımı çoğaltmam gerekmeyecek mi? Ay bilmiyorum, Jto e şimdi hepsini bir yerden izlemek daha kolay değil mi sence de? Attın ortaya bir taş, ben çıkaramıyorum. Kararsızım.
28 Ekim 2009 Çarşamba
Hediyesin

27 Ekim 2009 Salı
Hipotroid misin nesin?
Bugün neredeyse 1.5 saat önümdeki 8 hastanın muayenesinin bitmesini bekledim. Beklerken iki adım ilerideki Sezen'in eczanesinde oturdum, gazete okudum, Ayşe ablanın çayını içtim, Sezen'in masasına günaydın mesajı bıraktım, orada çalışan kızlarla lafladım, arada bir "sıra bana gelmiş midir?" düşüncesiyle gidip baktım, sonra yine eczaneye döndüm, kitapları karıştırdım, etrafımda tanıdıklarımın çoğaldığı Edirne'deki yaşamımın bana sunduğu tüm nimetlerden faydalandığımı farkedip kendime bıyık altından gülümsedim ve doktorun odasına girdim. Kolumdaki lekeler için benden bir ay önce tahlil istediğini, sonuçları ancak getirebildiğimi, anemi sorunumun kronik olduğunu söyledim. "Anemiye takılmıyorum. Sizde hipotroid var" dedi. Yani Tsh değerlerim yüksek, yani troid hormonum düşük. Emin olmak için T4 değerlerime bakılacak.
Aslını sorarsan hipotroid sorunu yaşıyor olmam kadar doğal bir şey olamaz, babamın gen haritasından kendime bulup aşırdığım miras demek buymuş. Gerçi kesin bir şey yok. Eğer teşhis bu olursa zaman zaman girdiğim depresyon benzeri ruh hallerimi, anemiye bağladığım halsizliğimi, herkesin başına geldiğini sandığım sabahları yataktan çıkmayı istememelerimi, merdiven çıkarken yorulmalarımı anlamlı bulacağım.
26 Ekim 2009 Pazartesi
24 Ekim 2009 Cumartesi
Redd ve Daphne'li gece
Aklımda yarına dair bir plan var ama cesaretimi toplayabilir ve gerçekleştirebilirsem buradan yazarım. Heyecanlı ama uykusuzum.
22 Ekim 2009 Perşembe
Akşam yemeğinde balık var ona göre
"Akşam yemeğinde balık var ona göre" dediğinde Sezen, kendimi çocukmuş gibi hissettim. Bugün vücut direncimin düşük olmasından, titremeye yakın üşüme hallerinden muzdaripken bu cümle kendimi nasıl iyi hissettirdi bilemezsin.
21 Ekim 2009 Çarşamba
İlişkiler yumağımın kördüğüm hali
Şimdi böyle diyorum ya, aynı kişiler ile kafamın içinde kavga ediyorum. Alıp veremediğin ne diye sorsa biri, inadına inadına hiç derim. Onlarla alıp veremediğim hiçbir şey yok. Aramızdaki her şey tuz buz olmuşsa olmuş, kimin umurunda. Dilimin zehirli bir tarafı var ya, görüşemiyor oluşumun suçlusu onlarmış gibi hıncımı zihnimdeki onlardan çıkarıyorum, gerçek hayatta henüz çıkarmışlığım yok, benimkisi kendi kendini zihnimde tatmin.
Üzerime düşen görevi yapıp işin fiziksel uzaklık kısmını aşabilirim aşmasına ama görüyorum ki ruhsal senkron kaçmış bir kere… Bir reaksiyon beklemiyorum sanıyorum ama istediğim gibi bir reaksiyonu alamadığımı görünce meğer beklediğim bir reaksiyon varmış farkındalığı ile yüzleşiyorum. işte bu noktada onlar için değerli olmak, çok sevilmek, çok özlenmek anlamını yitiriyor, “İstediğin kadar özle beni, önemse, sen bana bunu hissettirmedikten sonra kimin umurunda” diyorum içimden. Tüm bunlardan sonra önemsediğim kişiyi bir anda yok sayıyorum. Hoş bu yok saymalarımdan da haberleri olmuyor ya, tavşan ve dağ arasındaki ilişkinin temelinde bu düğümsel yumağın yattığını içten içe sezinliyorum.
Bir yandan kafamın içinde çocukça küskünlükler kalmasın istiyorum. Ama diğer yandan büyükler de çocukça yaralayabilme hakkına sahip değiller mi kendilerini? diye soruyorum sanki bir yanıt alabilecekmiş gibi…
19 Ekim 2009 Pazartesi
Biri
Birine; ihtiyaç duymak, anlamlar yüklemek, özlem duymak, alışmak, sarılmak, şaşırmak, çalışmak, masaj yapmak, masal anlatmak, kahvaltı hazırlamak, sürpriz yapmak, nazlanmak, gülebilmek, hazırlanmak, yaslanmak, ıslanmak, kendini tanıtmak, hoş gözükmek, şımarmak, dokunmak, sızlanmak, tutkuyla bağlanmak, aşık olmak, kapris yapmak, hediye almak, buradayım diyebilmek…
Biriyle; yaşamak, yaşlanmak, birlikte olmak, çoğalmak, bütün olmak, kalmak, konuşmak, sevişmek, dertleşmek, yazışmak, yolculuğa çıkmak, sohbet etmek, sokaklarda dolaşmak, sarhoş olmak, kavgaya bulanmak, çalışmak, uyumak, duş almak, tanışmak, buluşmak, yağmurda ıslanmak, güneşlenmek, yüzmek, uzlaşmak, kahve içmek, film izlemek, didişmek, kozlarını paylaşmak, müzik dinlemek, huzura uyanmak…
17 Ekim 2009 Cumartesi
Sonsuzluk ve bir gün kadar

- -Şu batık şehir ile ilgili neler biliyorsun?
-Büyükbabam o mutlu şehrin bir depremde battığını söylüyor ve asırlardır denizin dibinde uyuyormuş. Sadece ayda bir kez sudan çıkarmış, çok kısa süreliğine, sabah yıldızı yeryüzünü terk etmeyi reddedip onu seyretmek için durduğunda. Ve her şey dururmuş o zaman… Zaman bile dururmuş.
- Zaman? Nedir o?
- Büyükbabam diyor ki, zaman bir çocukmuş, deniz kenarında deniz kabuklarıyla oynayan. - Son zamanlarda dünyayla tek bağlantım şu bilinmeyen karşı pencere bana hep aynı müzikle karşılık veren. Kim bu? Nasıl biri? Bir sabah onu bulmaya çıkmıştım. Ama sonra bir daha düşündüm. Belki de bilmemek ve hayal etmek daha iyidir. Benim gibi bir münzevi olabilir miydi? Ya da belki küçük bir kız çocuğu okula gitmeden önce bilinmez bir oyun oynayan. Her şey bizi kış gelmeden önce teknelerin gölgeleri üzerine vuran uykudaki güneşin aniden açmasını sağlayarak ışıkları dışarı uğratan riyakar baharın verdiği sözlere inanmaya itiyor.
- Neden anne hiçbir şey beklendiği gibi olmadı? Neden? Neden çürüyüp gider insan sessizce, acıyla ihtiras arasında parçalanarak? Ben neden hayatımı sürgündeymiş gibi geçirdim? Kendi ana dilimi konuşma şansım varken neden bu kadar seyrek döndüm ülkeme? Kendi dilim varken… Hala kayıp kelimeleri bulabilecek ya da sessizliğin içinden unutulmuş kelimeleri çıkarabilecekken. Neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde? Neden? Söyle bana anne insan neden bilmez nasıl seveceğini?
- Yarın için planlar yapmak istiyorum. Meçhul kişi bana daima aynı müzikle cevap verecek ve iyi biri olacak her zaman bana kelimeler satan. Yarın… Yarın ne olacak Anna? Bir gün sana sormuştum: "Yarın ne kadar sürecek?" Cevap verdin bana : "Sonsuzluk ve bir gün kadar…"
16 Ekim 2009 Cuma
üç günde bir film
15 Ekim 2009 Perşembe
Ortaya karışık
Birini sevmek ne acaip bişey. Kaybedilmeden de anlaşılıyor belki ama kaybeder gibi olup sonra tekrar bulunca yaşanan farkındalık bir öncesine benzemiyor. Sevdiklerimin bir dediğini iki etmek istemiyorum ve onlarla aramda benlik savaşlarının esamesi okunmasın istiyorum. O süreci atlamış olduğumuza seviniyorum.
Geçen haftaya kadar kalabalık bir aileydik, geçici bir süreliğine daha da kalabalık bir haldeyiz. Belki dört kardeş oluşumdan ve evin içinde hareketli düzene alışmışlığımdan mıdır nedir bilmiyorum, kendimi çoğulluğun arasında iyi hissediyorum.
Sabır kavramı enteresan bir olgu. Değişik bir limit anlayışı var. Evet tamam şimdi doldu taştı derken, sihirli bir sabır değneği gelip pıt dokunup gidebiliyor. Sonra bir bakmışsın, depdebeli günlere karşı yine kuşanmışsın, yine zırhlısın.
Bugünlerde bir çok yerden haber bekliyoruz. Galiba şu süreç tam bir ara nokta. Her şey ama her şey boşluğa tutunmuş durumda, neresinden tutsan eline "bekle" cümlesi çıkıyor. İşler bir anda hoop diyerek toparlanabilir, ya da lönk diye dibe vurabilir. Zaman denilen yaratık ya zehir ya da panzehir. Henüz kestiremiyorum.
9 Ekim 2009 Cuma
Bir gün
7 Ekim 2009 Çarşamba
Marley & Me

Halim'in izlediği ve benden sakındığı bir filmdi Marley & Me. Dün akşam oturup izledim. Film bittiğinde Oğuz "Al işte bu nedenle senden saklıyorduk bu filmi" bakışını bıraktı bana. Filmin finalini Pirinç'e uyarladım, uyarlayınca sanki Pirinç ölmüş gitmiş gibi ağladıkça ağladım ama sonra açıldım. Bunu düşünerek yaşayamam biliyorum.
Ve finalden spoiler;
Bir köpeğe lüks arabalar, büyük evler ya da lüks kıyafetler gerekmez. Kovalamaca oyunu yeterlidir. Köpek, sizi zengin ya da yoksul olsanız da sever, zeki ve sıkıcı olsanız da... Aptal ya da akıllı olsanız da... Bunu size kaç insan söyleyebilir? Kaç insan sizin özel hissetmenizi sağlayabilir? Kaç kişi size kendinizi olağanüstü hissettirebilir?
6 Ekim 2009 Salı
5 Ekim 2009 Pazartesi
Sandığımdaki SANDIK İÇİ
***Bir önceki postumda da değindiğim gibi, konu yazı Ersin Karabulut'un gözlemlerinden benim süzgecime takılanlar***
Sandıklarımızın kapaklarına zincir çekip içinden gelen anıların seslerine kulak tıkayabilmek güzel bir şeydir herhalde. Bunu yapabilen insan domates çorbasından neden nefret ettiğini ya da ne biliyim bisiklete binmeyi aslında neden sevmediğini de unutacaktır. İyi bir şey galiba bu.. En azından sandığın içine düşüp anıların esiri olmak kadar kötü olamaz.
Sandık ağzına kadar doluysa içerde dışardakinden daha yoğun bişeyler gizlenmişse, hayatın geri kalanı içerdeki anıların hiçbirinden daha güçlü olamıyo işte.
Nedir Sandık İçi?

Tatlı bir pazar
Eve geldiğimde sabah 07:30 du. Duş alıp kahveyle açılmış zihnimi uyku moduna getirebilmem biraz zaman aldı. Kendimi uykunun kollarına bıraktığımda saat 09:30 olmuştu. Normal şartlarda günü uyuyarak geçirebilirdim belki ama öyle yapmadım. Sezen'in harika yumurtalı ekmeği ve çayıyla güne biraz geriden başlayıp bir el atılan okeyin ardından Gelinler savaşı'nı izledim.
Tatlı bir pazar günü mü geçirdim? Evet.
Akşam bilgisayarda fotoğraflarımla geçirdiğim zaman diliminde Pirinç'in koltuğa kıvrılıp uyuyakalışı, Sezen'in puzzle başında şarkı mırıldanışı, çalışma odasında Halim'le Oğuz'un bilgisayarda kimbilir hangi oyun üzerinde ciddiyetle çalışmaları, Bülent Ortaçgil'in tatlı tatlı odanın içinde salınması, evimizde bir huzur, hem çok kalabalık hem yalnızım... pek güzel...
3 Ekim 2009 Cumartesi
Madam Floridis dönecek misin?

Çok yeni bir yazar benim için. Vaktim olsa da kitabı kimlere ithaf etmiş sıralayabilsem. Ay dur ithaf listesini şöyle kısacık alıntılayayım;
Van Gogh'un kulağına, anarşizme hayatlarında bir küçük kapı aralığı bırakabilenlere, Baudelaire'e, bir labirent gezgini olarak Bilge Karasu'ya ve mental konfüzyon'dan mustarip kedisi Bıyık'a, dillerinin yasaklanmasına dilleriyle direnenlere, kendisini her yerde yabancı hisseden Gustav Mahler'e, bir tatil gününde İstanbul'un içine çıkamayanlara, bu listeyi kendileri için uzatmak isteyeceklere ve azınlıkta kalmanın tüm yükünü omuzlarında taşıyanlara ithaf edilmiştir.
Kitap hakkında yapabileceğim henüz bir yorum ya da spoiler yok ama arka kapağını bloğuma taşıyabilirim.
"Bu kitabın adını, beklemediğim bir zamanda bir yolculuğa çıkarken buldum. Bir kış gecesiydi. Beni İstanbul'dan Ankara'ya götürecek otobüsteydim. Hareket saatini bekliyordum. Otobüse o anda, ellilerinde, çok şık giyinmiş bir adam bindi, arkamdaki koltuğa oturdu. Muavin çocuk, herkesin yerini alıp almadığını öğrenmek için geldi sonra. Adama, elindeki listeye bakarak, yanındaki boş koltuğu gösterip, birini bekleyip beklemediğini sordu. Adam kısa bir süre tepkisiz kaldıktan sonra, çocuğa, üzgün bir sesle, " O arkadaş gelmeyebilir... Biz gidelim... " dedi.
1 Ekim 2009 Perşembe
Bakım evi ziyaretinden kareler

Köpekler genelde yaş gruplarına göre ayrılmış durumdalar. Yukarıdaki fotoğrafta objektife gözlerini dikmiş iki sıpa bizimkilerden. En arkada siyah olan da bizden. Orada ne yaptığını sormayın, ben de bilmiyorum.

Bakım evinde sağ ve sol kısımda oranın gediklisi köpekler için ayrılmış kral daireleri ile karşı karşıyayız. Bazı kulübeler boş durumda.


