26 Nisan 2010 Pazartesi

Çimlerin biçildiği bahçede kahvaltı

Dün, gözlerimizi dört açmış, çevremizdekileri yudum yudum içimize çekerken ve pedal basarken yorulduk. Akşam yatmadan önce de sabahın planını yaptık. Erkenden kalkıp çay demlemek ve sabahları benim uğrak yerim olan lokalde birlikte kahvaltı yapmak istiyoruz. Oğuz uyumadan önce çaydanlığı hazırlamış, ben ondan önce uyandım, tek yapmam gereken ketılın düğmesine basmak. Çay demlenirken hazırlandım, zar zor Oğuz’u uyandırdım, demlenen çayı termosa doldurma görevi Oğuz’un, çünkü ayarını o biliyor, o doldurunca termostan içtiğimiz çay ne açık, ne koyu, tam kıvamında. Çay bardaklarımızı ince bir mutfak havlusuna sardım, kesme şekerlerimizi küçük bir kapaklı kutuya koydum, gitmek için hazırız, poğaça yemek istiyoruz bu sabah, kahvaltı menümüzün domates, salatalık, zeytin, bal, peynir beşlisinden biraz olsun uzaklaşsın derdindeyiz. İstanbul’da durum tam da tersiydi, ne garip.

Evden çıktık, atladık bisikletlere. Lokale yakın, poğaçaları güzel bir pastane var, ilk oraya gidiyoruz, sonra lokaldeyiz. Her şey çok güzel. Termosta sıcacık çayımız, fırından yeni çıkmış poğaçalarımız.

Bisikletle işe gelmeye başladığımdan beri sabahları erken uyanmışsam evde hiç vakit kaybetmiyorum, hemen atıyorum kendimi dışarı. İşe gelmeden önce lokalde olmayı seviyorum, burada kitap okumaya bayılıyorum ama çok okuyamıyorum, çünkü bahçeye gelen saksağanlarla kargaların sabah serinliğinde yemek bulma telaşını, yağmur çiseliyorsa kapalı terasa sığınma isteklerini, aralarındaki didişmeyi, kulağı küpeli (belediyenin verdiği numara var küpede)köpeklerin saksağanların peşinde kovalamaca oynayışlarını izlemekten kendimi alamıyorum. İşaret parmağım okuduğum sayfanın arasında sıkıştırılmış, bir paragraf okursam beş dakika çevremde olan biteni izliyor oluyorum. Lokal genelde öğle saatlerinde açılıyor, oraya ne zaman gitsem kimseler olmuyor ama bu sabah bahçeye girdiğimizde içeride bir adam çimenlerin üzerindeki sandalyeleri topluyordu, belli ki buranın işletmecisi, belli ki işi var. Oğuz’a döndüm ve inanmayan gözlerle baktım, kaç sabah buraya geldim, kimsecikler yokken bu adam nereden çıktı şimdi. Verandada bir masaya oturuyoruz, kahvaltımızı yapıyoruz, önce lokalin işletmecisinden izin istiyoruz tabi. Ama sahibi o değil de biz gibiyiz, zamansız çıkagelen o gibiymiş gibi bakıyorum ben adama. Çay ikram etmek istiyoruz, kabul etmiyor, kendisinin bu kadar erken gelmesinin sebebi uzamış olan çimler. Yanılmamışız. Çimler biçiliyor bir yandan, Oğuz yine de çok keyifli, adama “git diyemeyiz ya” diyor, haklı.

Burada bazı insanların garip bir nezaket anlayışları var, herkesin değil ama yanlış anlaşılmasın. Garip bir şekilde iyi niyetle yaklaşıyorlar. Çim biçici işletmeci bir ara bize dönerek “sizi rahatsız etmiyorum inşallah” diyor gürültü yaptığını ve keyfimizi kaçırdığını düşünerek.

Böyle başlıyoruz güne. Çimlerin biçildiği bahçede kahvaltı ile…

9 yorum:

EBRULİ GÜNCE dedi ki...

Gürültüyü bilmem ama yeni biçilmiş çimlerin kokusu ve Oğuzla aranızdaki aşkın büyüsü buraya kadar geldi...

Allah nazarlardan saklasın...(çok mu babaanne tarzı oldu bilmem ama içimden geldi)

çello çalan kedi dedi ki...

ehehe senden gelecek yorum babaanne tarzında olsun canım benim:)

yeni isim hayırlı olsun diyeyim laf arasında.

o büyü geldiyse ne güzel, hihi :)

EBRULİ GÜNCE dedi ki...

teşekkürler,
değişim iyidir değil mi?
iyidir,iyidir...

Aylak Kedi dedi ki...

kokusu güzel olur biçilen çimlerin..

iştah açar hem, poğaçalar yetti mi :)

çello çalan kedi dedi ki...

ebruli, kesinlikle iyidir, kesinlikle haklısın:)

valla oğuz'la durum kritiği yaparken bir baktık doymuşuz ama biz yemek konusunda gözü aç olup sağlamcı olanlardanız, pastaneden birer poğaça alıp çıktığımızı kim söyledi :)

seneryocu2 dedi ki...

çelo çalan kedi.bu isme bayılıyorum.uzun süreden beri bloğunuzu izliyorum.bazen her gün,bazen toptan okuyorum.yaşım 62.1993 den beri emekliyim.ne yazık ki senin anlattığın gibi keyifli bir çalışma hayatım olmadı.resimleri,bisikletleri,hele çello çalan kediyi görünce sizi kıskanıyorum.yanılmıyorsam SEZEN AKSU söylemişti:''bir kedim bile yok'' sizin kediniz var üstelik çello çalıyor ve her gece beni müziğe doyuruyor.seni ve oğuzu öpüyorum.oğuza iyi bak,kıymetini bil.bu devirde böyle bir koca.ikinizi de öpüyorum..mutluluğunuz daim olsun............

çello çalan kedi dedi ki...

Sevgili seneryocu ali bey, sizin samimi yorumlarınızı okuyunca çok mutlu oluyorum, iyi dilekleriniz için çok çok teşekkür ederim. elimden geldiğince oğuz'a iyi bakmaya çalışıyorum ama ne yalan söyleyeyim o bana daha iyi bakıyor ve el üstünde tutulan ben oluyorum :) birbirimize yapmaya çalıştığımız jestlerle ömrümüzü geçiriyoruz ve çoğu zaman mutluluk bu olsa gerek diyoruz, daha fazlası değil. ziyaretçim olduğunuz için tekrar teşekkürler. güzel emeklilik günleri dileğimle...

seneryocu2 dedi ki...

1993 yılında emekli oldum.o günden beri de oğuz'un sana baktığı gibi ben de eşim güler'e bakıyorum.akşamın belli saatlerinde çay ve meyve servisi,kahvaltı ve akşam sofralarının kurulması ve kaldırılması(bulaşık yok),salatalar,çorbalar ,pilavlar benden.ama ne yazık ki bu yaptıklarımı ,çocukler küçükken yapmadım.o günlerime üzülüyorum.yıllar insana çok şey katıyor.iki ayrı insan aynı evin içinde tek insana dönüşüyor.karşındaki kişi senin bir organın haline geliyor.ne düşündüğünü,nasıl düşüneceğini gözün kapalı iken dahi biliyorsun.oğzla sevginizin azalmak şöyle dursun,artacağını kesinlikle söyleyebilirim..............

çello çalan kedi dedi ki...

Ali Bey, sizi o kadar iyi anlıyorum ki... Ah ne güzel ifade etmişsiniz, gözümü kapadığımda görebiliyorum.
Sevgiler