10 Haziran 2011 Cuma

Yılın ilk kirazını yediğin gün neler oldu?

Sabah uyandım, duşa girdim, çıktım, işe geldim, gelmeden önce benzin aldım, sevkiyatlar için listemi hazırladım, 9.45 sularında annemi aradım, "hastanenin önündeki banklarda odamızın boşalmasını bekliyoruz" dedi,  çalışmaya devam ettim, 12.07 de annem aradı, şimdi babanı alıp götürdüler dedi (böyle söyleyince babam ergenekon'un bilmem kaçıncı dalgasına yakalanmış gibi oluyor)  saat 12.40 a kadar çalıştım, sonra işten çıktım, 12.48 de hastanedeydim, 408 nolu odaya vardım, annem oturmuş bekliyor, 13.10 sularında babamı getirdiler, bu kez canı daha da acımış, katarakt ameliyatları zahmetli, uyanıksın her şeyden önce ve yapılan tüm işlere tanıksın, babam beni görünce tek gözü ile ağlıyor, ağlamasa diyorum ama olmuyor, bundan da kurtuldun diyerek geçiştirip ortamı şenlendiriyorum, Oğuz arıyor, gelişmeleri bildiriyorum, koray arıyor, merkez sürücü kursuna kaydını yaptırmış, necibe ablayı tanıyorum, taksitlendirme konusunda bir faydam olur muymuş, "olur çözeriz" diyorum, kapatıyorum, saat 13.50 civarı babamın zoru ile hastaneden ayrılıp işe dönüyorum, dönerken bacanın oradaki yorulmaz büfeden hem kendime hem davut’a karışık tost alıyorum, salçalı. Tostumu yerken Koray damlıyor işyerime, Necibe ablayı arayıp süper bir indirim alıyorum, Koray mutlu.

Çalışmaya 18.10’a kadar devam ediyorum, pek bir şey düşünmüyorum, 18.15 gibi işyerinden ayrılıp Hafızağa Konağı'na geliyorum, konaktaki görevli derse Selimiye Camisinin bahçesinde başladıklarını söylüyor, çıkıp grubu bulmam 3-4 dakikamı almıyor, gruba katılıyorum, önümdeki hatun arkasını dönünce bir bakıyorum ayol bu bizim süslü, dersi bırakıp sarılıyoruz, Hocamız iğne yapraklılardan ladini gösteriyor, işte ağaçlar ile ilgili ne olduysa ondan sonra oluyor, bir kapı aralanıyor ağaçların dünyasında ve biz bambaşka bir dünyaya giriyoruz, Bilge Karasu’nun çok sevdiğim öykülerinden biridir Avından El Alan. Kaç defa okuduğumu bilmem, sayılar ne de olsa bilimin işi, öykülerin, öykücülerin, öykü severlerin değil. İşte bu öyküde bir kaya vardır aralanan, içine girebilenler ancak çok çok cesur olabilenler, oradan çıkmayı başarırlarsa bambaşka biri olarak hayata başlarlar, işte bu öyküde kaya nasıl aralanırsa, ağaçlar da öyle, sanki ben o kayanın içine girip çıkmışım gibi, sanki dersten önce ağaçlar böyle değildi de, sihirli bir fırça dokunup hepsine birer yüz ve mimik vermiş gibi,  şimdi bak her biri farklı farklı, her birinin dalının üzerine birer ifade konuvermiş, iki saat içerisinde ağaçlara olan bakışım değişiyor, yaprağını elime alıp dokunuyor ve doğanın bıraktığı minik işaretleri okumaya değil de hecelemeye başlıyorum, öğrenmek! bir şeyi öğrenmenin verdiği pürneşeyi de anımsıyorum işte, doğa pek cilveli ve pek gizemli, öğrenmeye başlayınca sis perdesi aralanır gibi olmuyor, bilmediğinin farkındalığı perdesi iniyor insanın gözlerine, öyle ameliyatla filan gidecek cinsten değil bu perde, basbayağı inatçı, bu perdeyle yaşamasını öğrenmeli insan, öğrendikçe geçmeyeceğini bilerek, ne diyordum? ladinler, çitlembik, ceviz, dişbudak, ıhlamur, köknar, ah elbette çınar, karaağaç, akkayın, meşe ve türlü çeşitli ağaçların dünyasına giriş dersimizi Selimiye Camisinin avlusundan avköşküne kaydırıyoruz, herkes pürdikkat, pek bir hevesli, ormanda kısa bir yürüyüş, minik bir parkurda türlü çeşitli gizem, çantamda tanıştığım ağaçlardan birer merhaba yaprağı…

Dersin sonunda Süslü’yü eve bırakıyorum ve babamı görmeye gidiyorum, altında pijama, üstünde gömlek dolanıyor, bir gözü korsan, saat 21.15 ve annem elleriyle ağzıma yılın ilk kirazlarını bırakıyor, çekirdeklerini ben onun avucuna bırakıyorum ve eve dönüyorum, Oğuz eve yeni gelmiş, hemen yemeğe oturuyoruz, yemekten sonra hazinemle tanışıyor Oğuz, üzerimde tarifsiz bir heyecan. Oğuz da ben de yorgunuz, film izleyelim, ne izleyelim? Ulak. Günün finali. Uyumadan önce son anımsadığım yeni tanıştığım bir dişbudağın kollarına yerleşmişim de yukarılardan etrafı seyrediyorum, benim bulunduğum yerden manzara çok güzel ve kesinlikle yaşamaya değer...

19 yorum:

Defter-i KebiR dedi ki...

Uzuuuun zamandir okudugum en keyifli yazi:

"öğrenmeye başlayınca sis perdesi aralanır gibi olmuyor, bilmediğinin farkındalığı perdesi iniyor insanın gözlerine..."

"sanki önce ağaçlar böyle değildi de, sihirli bir fırça dokunup hepsine birer yüz ve mimik vermiş gibi. Şimdi bak her biri farklı farklı, her birinin dalının üzerine birer ifade konuvermiş, yaprağını elime alıp dokunuyor ve doğanın bıraktığı minik işaretleri okumaya değil de hecelemeye başlıyorum..."

hani bir hikaye yazsan kelimelerinle betimlediğin her nesne soluk alıp vermeye başlayacak gibi. eskiden de buydu yazılarına senin karakterini veren.

iyi bir edebiyatçıyı, bir sanatçıyı görünce boynum kıldan ince hale geliyor, saygıyla eğiliyorum... onun keyif aldığı anları paylaşabilmiş olmak beni duygulandırıyor...

çello çalan kedi dedi ki...

Defter-i Kebir, ben niye senin sayfana giremiyorum? Sayfa açılma aşamasında iken görünen yazılar tamamen açılınca yok oluyor, neden olduğunu çözemedim.

Güzel gözlerinden öperim.

seneryocu2 dedi ki...

çocukluğumuzda bazı öğretmenlerimiz sözlü sınavları pratik hale getirmişlerdi... 5-10 öğrenciyi tahtaya dizer,içlerinden birine bir soru sorar cevabı aldıktan sonra,diğer öğrencilere sırayla;arkadaşının verdiği cevaba katılıyor musun,katılmıyor musun sorusunu yöneltirdi.... biz de cevap veren öğrencinin çalışkanlığına veya tembelliğine gere evet veya hayır derdik...

sevgili çello, defteri kebir arkadaşımız çalışkan bir öğrenciye benziyor, ona tüm kalbimle katılıyorum...

anlaşılan sizden çok ağaç hikayeleri okuyacağız bundan sonra...

Buket dedi ki...

Babana çok çok geçmiş olsun diyorum..

Işın dedi ki...

Bir şeyi öğrenmenin verdiği pürneşe. Ne güzel, ne doğru bir ifade. İçim açıldı !

Lotus dedi ki...

Böyle güzel bir yazıyı benim memleketimden biri yazmış, gurur duydum:) Her satır çok anlamlı, çok derin... Çok çok tebrik ediyorum Çello'cuğum.

Not: Sadece Edirne'de çocukluğumda yediğim salçalı tostus hala olması ve burada karşıma çıkması beni çok heyecanlandırdı.

gri kent sakini dedi ki...

bir solukta okunmuyor yazdıkların, soluk kesiyor bazen, bazen bazı satır başları bir durak sanki... tutup nefesimi, tekrar içine dalıyorum... Merhaba yaprakların çoğalsın hep...

Bende hafta sonu kızımla böyle bir yeşillik içindeydim, kocaman bir incir ağacı yaprağının içine etraftaki çiçek, ot ve yapraklardan bir yemek hazırladık, bir dalı ikiye kırıp kendimize çatal yaptık, dün akşamki yağmurdan kalan toprak ve yağmurun keskin kokusunu soluduk... Sonra dallardan kopup düşen sarı yaprakların üzerindeki yağmur damlalarını seyrettik, sana fotoğraflarını göndereceğim bugün :) Orada ağzına attığın kirezın tadından burada eser yok malesef ... korsan babamıza da büyük geçmiş olsun bu arada...

çello çalan kedi dedi ki...

Ali Amca, bu durumda Defteri Kebir biraz torpilli gibi duruyor :) tanışıklığımız 95-96 senelere denk gelir, bir dönem aynı evi, aynı odayı paylaşmışlığımız vardır, o bakımdan beni çok iyi tanıyanlardan birisidir kendisi. Derin analizleri vardır, ağzından çıkan eleştirileri önemserim, zira yeri geldiğinde kılıcını hafifçe savurmaktan da kaçınmaz, zaman zaman tehlikelidir benim için amaa bunlar benim onu sevmeme engel olmaz elbet. Hay allah sizin yorumunuz üzerinden ben canım dostumu anlatıp durdum,iyisiniz umarım.

çello çalan kedi dedi ki...

Sevgili Buket, kartal gibi gören gözleriyle gayet iyi şu an. Ben gözlük kullanıyorum, o kullanmıyor :) Şahsen tuhaf buluyorm bu durumu, yahu nasıl olur:)Ben miyop ve astigmatı olan biri olarak evet kendisini çok kıskanıyorum. Ama evde bir şenlik var, Anneme dönüp "hatun sen meğer ne kadar güzelmişsin" şeklinde cümlelerle kur yapıyor. İlgin için teşekkür ederim.

çello çalan kedi dedi ki...

Işın, ne güzel isim bu!
Biraz önce eve geldim, salonu toparladım, mutfağın tezgahını temizledim, dünden kalanları makineye yerleştirdim, yarının yemeği bir yandan pişsin düşüncesiyle soğan soymaya başlamıştım ki, gözlerim çok yandı, elimdekileri bırakıp salona kaçtım, eğer fırsat bulabilirsem aldığımız eğitimin pratik kısmını oluşturan Istranca dağlarına yapılan gezi ayağını da anlatmak ve fotografları paylaşmak niyetindeyim. Oğuz eve gelmeden bazı şeyleri kotarıp birliktelik zamanımızı çoğaltma çabası içine giriyorum, ne diyecektim? için hep açık olsun ışın. Adın gibi..

çello çalan kedi dedi ki...

Lotuuuuus utandırıyorsun ama beni, ben şaşkın oluyorum, kekeme oluyorum, sahi ben sana ne soracaktım? Buraya gelmeyi hiç mi düşünmüyorsunuz? Salçalı tost hala var bak:P Çok çok öpüyorum.

çello çalan kedi dedi ki...

Gks, bana gönderdiğin fotoğraflara bayıldım bayıldım. Doğa'nın kendine has bir havası var, sanki bazı bilgilere biz henüz erişememiş de o erişmiş, fani şeyleri bırakmış da bir damlanın peşine düşmüş gibi bakıyor yaprağa, hayal dünyasına da hayran kaldım, sen diyeceksin ki o daha çocuk elbette hayal dünyası geniş olacak, ben diyeceğim ki hayır tam olarak bundan bahsetmiyorum, senin beni anladığını bilip bu bilgiye sığınıyorum izninle. Çok içten söylüyorum, iyi ki varsın.

Defter-i KebiR dedi ki...

Çooook zaman geçti üstünden Ali Amca, ama hala birbirimizin habercisiyiz. Çello benim ilk sanat hocamdır. Ben bir ilçeden gelmiş, hayatı fazla önemseyen halimle, doğuştan ukela saçma niteliklerimle karşısındayken, o en coşkulu, en sanatsever ve sanatyapar haliyle oradaydı. Bilirdi arada hayatın kaotiğine dur demeyi, analizden insan çıkarmayı. Benim dik vuruşlarım, Çello'nun esnek bakışı...
Hala Bilge Karasu deyince o gelir aklıma, ya da fotoğraf, İstanbul film festivalı, Yeni Türkü... Sanat tarihimin onunla başlaması tesadüf değildir yani...

Hepinizi sevgiyle selamlarım =)

Atze dedi ki...

Özür dilerim Çello Çalan Kedi, yeni okuyabildim, çok geçmiş olsun, şimdi herkes iyi mi?

Çok sevgiyle.

seneryocu2 dedi ki...

sevgili çello ve defteri kebir kızlarım...sizinle gurur duyuyorum...siz ikiniz de bsanatta birbirinizi geçmişsiniz de sizin haberiniz yok!
dostluklar sizin anlattığınız gibi olmalı..zaten başka türlüsüne dostluk denmez arkadaşlık denir...
arkadaşlık bir arada bulunan zamanı iyi değerlendirmek olarak tanımlanabilir...örneğin aynı sınıfta iki sene okursunuz,sözde hepsiyle arkadaşsınızdır..fakat oradan size ömür boyu sürecek ancak bir veya iki dost çıkabilir... dost dediğin gerektiğnde gerçekleri yüzüne kamçının vereceği acı gibi vurabilmeli...seni üzdüğünü görünce,,sana sarılıp ağlayabilmeli...kırk yıllık sadece iki veya üç dostum var. iki veya üç diyorum...ikisi ile aynı şehirdeyim.. üçüncüsü ile aramızda 500 km var.. bir diğeri rahmetlik oldu...

dostluklarınız ebedi olsun kızlarım...

çello çalan kedi dedi ki...

Atzee, özür dileme lütfen, ben ki geriden takip eden biri olarak nasıl kızar küserim yeni okumuş olmana? Üstelik şimdi senin piyon'lu günlerin çok dolu dolu geçiyordur, birlikte ne güzel uyuyorsunuzdur siz:) Dondurma yemenize bayıldım, Pirinç ile böyle bir paylaşımız hiç olmadı bizim hühüüü, mesela pirinç asla elimden bişey yemez, illa yere ya da tabağına bırakacağım, belki bebeklikten nasıl alışırsa öyle devam eden bişeydir bu, yemek ve pirinç öyle çok sıkıfıkı değiller, pirinçin tabağında mutlaka mama olmalıdır, miktarını kendi ayarlar, iki üç tane kuru mama yer gider döner oynar sonra 1 saat sonra yine yer, ama azar azar, kısırlaştırılmış olmasına rağmen bu kadar fit olmasını bence buna borçlu, biz mesela masada yemek yerken öyle masaya filan atlaması, masanın üzerinden bişey aşırmaya çalışması hiç olmadı, böyle örneklerle karşılaşınca şaşırıyorum, şimdi senin bebeğin tam dişlerinin gelişme dönemi, bu konuda eminim yığınla şey okuyorsundur, aşıları henüz başlamamıştır da, yarım tablet parazit ilacı almış olması gerekir piyonun senin sağlığın için. ben 9 senedir mamalar konsunda epey araştırdım, okudum vetlerle konuştum, kesinlikle whiskasa hayır, sakın kullanma tavsiyesi aldım, hiç kullanmadım gerçi, yaş mama keza yine öyle, bizim evde katır kutur kuru mama yeniyor şekerim, ne idüğü belirsiz markalar böbrek yetmezliğine sebep oluyor, kedinin ömrü 6-8 yıl arasında oluyor, ya da yaşlandıkça karaciğer böbrek sorunları nedeniyle çok sık vet. masrafı oluyor. biz bir tek mama konusunda hassas davrandık pirinçe, buraya taşındıktan sonraki veterinerle ilk karşılaşmasından sonra anladık ki çok iyi bişey yapmışız. ilk etapta keseye az biraz zararlı gibi duran proplan, iams ya da hills gibi markalar uzun vadede bize çok faydalı oldu. Etrafında kedilerle yaşayan çok blogger var, ne zaman danışmak istersen emrine amadeyim güzelim.

çello çalan kedi dedi ki...

ali amca utanıyorum sen böyle övgüler yazınca, mutlu da oluyorum, duygulanıyorum da, sevgiler Ali amca sevgiler...

Defter-i KebiR dedi ki...

Ali Amcam sağolasın, bize sanatçılığı layık gördüğün için. Çello'dan değilse insan duygulanıyor =) Bir gün Çello bir sergi açacak ben buna gönülden inanıyorum!!! Geçen bir rüya gördüm, ben bir üniversitede ders vermeye başlamışım. Üniversitenin kocamaaan bir sergi salonu var, öğrenci zaten gani. Çello'yu arıyorum, diyorum ki gel burayı kafa kafaya verelim değerlendirelim =) Kim bilir bakarsın hayaldir, gerçek olur ;-)

çello çalan kedi dedi ki...

ne hoş! çok içaçıcı, gönül okşayıcı ve yarına umutlu bakışı çalan bir rüya bu böyle. böyle bir rüyanın içinde olmaktan onur duydum, gerçekten.
sevgimle